'İş yerlerine hapsedilmiş yüzlerce kadın var, sendikalar yeni bir hat izlemeli' 2026-01-16 09:03:05   Devrim Fındık   İSTANBUL - Yıllardır Kocaeli’nde faaliyet gösteren hiçbir STÖ ve kurumun Dilovası’na girmediğini belirten DGD-SEN Genel Başkanı Neslihan Acar, “Dilovası’nda öyle bir sıkışmışlık ve yalnızlık var ki bizler oralara gidebilseydik bu katliam yaşanmazdı. İşyerlerine hapsedilmiş yüzlerce kadın var. O açıdan sendikal alanın buraya dönük bir hat izlemesi zorunlu. Bir geleceksizlik içerisindeyiz. Geleneksel sendikacılık bu alanı karşılamıyor” dedi.    Kocaeli'nin Dilovası ilçesi Mimar Sinan Mahallesi’nde bulunan Ravive Kozmetik adlı parfüm deposunda 8 Kasım'da çıkan yangında 3 çocuk 7 kişi yaşamını yitirdi. Yangından bu yana Dilovası’nda kayıt dışı faaliyet yürüten yerlere denetimlerin yapılması bir yana sürekli yeni organize sanayi bölgeleri açılmaya devam ediyor. Bu da yerel halkın sağlığını olumsuz yönde etkileyerek zamanla ölüme itiyor.    Dilovası’ndaki son durum hakkında Depo, Liman, Tersane ve Deniz İşçileri Sendikası (DGD-SEN) Genel Başkanı Neslihan Acar ile konuştuk.   *Dilovası’nda yangından bu yana ne değişti ya da değişen bir şey oldu mu?   Dilovası’nda yaşanan katliamla bir şeylerin değişmesi mümkün değil. Biz bu katliam olmadan iki hafta önce başka bir fabrikaya iki işçinin öldüğü haberiyle gitmiştik. Daha önceki aylarda da aynı şeyleri görüyorduk. Aynı zamanda depo işçilerinin örgütlenmesini yaptığımız için Dilovası’na ve sanayi bölgelerine çok sık uğruyoruz. Kanser vakalarındaki, çocuk ölümlerindeki artış, oradaki denetimsizlik dolayısıyla da çok ciddi ölümler yaşanıyor. Biz Dilovası’ndaki patlama ile beraber anlık bir ölüme şahit olduk ama orada yüz bini aşkın insan, zamana yayılmış bir ölüm düzeneği içerisinde yaşıyor. ‘O günden bugüne ne değişti?’ derseniz Dilovası’nda henüz bir şey değişmedi. Patlamanın olduğu imalathane ile benzer yüzlerce hem Dilovası içinde hem sanayi bölgelerinin içerisinde her an patlamaya hazır işletmeler var. Oraya dair de bir denetim gerçekleşmedi.   *Dilovası yangınıyla birlikte Türkiye’de iş güvenliği ve işçi sağlığı politikalarının geldiği nokta dair bize ne anlatıyor?    Dilovası’na gelene kadar Türkiye’de çok fazla iş cinayeti yaşanıyor. İSİG Meclisi’nin sayfasına baktığınızda günde 7-8 ulaşılabilir rakam. Alınabilir önlemler alınmadığı için işçiler hayatlarını kaybediyor. Türkiye’de 2000’ler sonrası iş güvenliği önlemi, işçilik maliyeti olarak hesaplanmaya başladı. Bu ülkede dava sonuçlarına bakarsanız işçi öldürmenin maliyeti çok düşük. Zaten yargılanmıyorlar ve ceza da almıyorlar. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği önlemlerinin alınmasına dönük sendikaların da bir basıncı yok. Biz Soma’yı yaşadık. Orada 301 madenci hayatını kaybetti, devletin tercihi de yargılamamak ve sorumluluğu almamak üzerine. Ucuz işçiliğin, iş cinayetlerinin yoğun olduğu, denetimden uzak bir ölüm düzenine geçilmiş oldu. Soma, İliç, Gayrettepe, Hendek, Balıkesir gibi çok fazla toplu katliama tanık olduğumuz hafıza var. Burası o anlamıyla katlanarak, devam ediyor. Çünkü Türkiye’deki işçi sınıfı, örgütsüz ve sendikasız. Bazı verilerde 2 milyon gibi sendikalı işçinin varlığından bahsediliyor ama çok azı nitelikli toplu sözleşme yapabiliyor. Oradakiler de yine sarı sendika ve yaşanan bir ihlali gündem edebilecek, kıyameti koparabilecek bir pozisyon da almıyor bu sendikalar. Şuan ancak sınıfın örgütlülüğü bir güvenlik önlemi almaya, kendi canını öncelemeye dair adımlar attırabilir. Devlet de sermaye de buralardan çekilmiş durumda ve denetim yok. Emek politikası böyle bunu değiştirecek olan şeyin kendisi bir sendikal örgütlülük ve sınıf hareketi.   *Kadınların yoğunlaştığı işkollarında denetimsizlik ve güvencesizlikteki durum nedir?    Kadınlar uzun yıllar aynı işi yapsa bile hep evde yardımcı pozisyonunda. Aile ekonomisine katkı sunan, yardımcı olan her halükarda emek piyasasından geri çekilebilir durumda. Kadının evdeki pozisyonunu iş yerine aktaran bir durum var. Sendikal örgütlülük de az olduğu için kadının emek piyasasındaki durumunu erkek işçi ile eşitleyebilecek bir itici güç yok. Cinsiyetçi politikaları eleştiren yönlerinin zayıf olması durumuyla da bu tablo gittikçe vahimleşiyor. Pandemi sonrası yaşanan ekonomik kriz dolayısıyla da kadınların çalışma yaşamındaki durumu daha da ağırlaştı. Çok ciddi anlamda bir güvencesizlik kılıç gibi tepemizde sallanıyor. Hem de bu devletin aile yılı söylemi, cinsiyetçi söylemleri fabrikalarda da ağırlıklı bir basınç oluşturmaya başladı. Bu yoksullukla beraber güvencesizlik de yaygınlaşmış oldu kadınların dünyasında. Dilovası gibi kapalı havzalarda feodal ilişkilerin gelişmiş olması, toplumsal politikaları en çok hissettiği alanlarda günde 800 liraya sigortasız, yevmiyeli gitmek zorunda kaldığı için çoklu güvencesizlik aslında yaygınlaştı. Asıl korkunç tablo zamana yayılan ölümlerde çıkıyor.   *Kadın işçilerin düşük ücret, uzun mesai ve güvencesiz çalışma koşulları... Emek sömürüsü ile iş cinayetleri arasında nasıl bir bağ var?   Kadınların sorunu erkek işçilere göre iki kat fazla olmuş oluyor. Hem devlet ve sermaye politikaları hem kadını konumlandırdıkları yer dolayısıyla hem de sendikaların burada kadın emeği konusunda konumlanışları problemli. Eşit işe eşit ücret talebi aslında sınıfsal bir taleptir. Kadınlar gittikçe güvencesizleşiyor. Bize çok fazla aynı fabrikada, iş yerinde çalışan çiftler geliyor. Erkeğin kendisi 1000 liraya çalışırken eşi aynı işi 600 liraya yapıyor. Ama erkek işçi kendi emeğiyle patronun emeğini kıyaslaması gerekirken kendi emeği ile eşinin emeğini kıyaslıyor. O açıdan da kadın emeğinin sömürüsü ciddiye alınması gerekiyor. Ve kadın temsiliyetlerin bu alanda açılması gerekiyor. Biz Dilovası’na gittiğimizde de hayatta kalan kadınların da ne kadar güçlü olduklarını gördük. Burada öyle bir sıkışmışlık ve yalnızlık var ki bizler oralara gidebilseydik bu katliam yaşanmazdı. Bu bakışla beraber oraya hapsedilmiş yüzlerce kadın var. O açıdan sendikal alanın buraya dönük bir hat izlemesi zorunlu.   *Dilovası gibi sanayi bölgelerinde yaşayan işçi ailelerin çocukları, çocuk işçiliği riskiyle nasıl karşı karşıya kalıyor, Özellikle yoksulluk ve güvencesizlik döngüsü kadın ve çocuğu nasıl etkiyor?    Herkesin işçileşip, mülksüzleştiği ve yoksullaştığı yerde bundan doğrudan kadınlar ve çocuklar etkileniyor. Okula giden çocuk hızlıca okuldan alınıyor. Çünkü bir ailenin tek maaşla geçinebilmesi mümkün değil. Bugün sendikasızsanız alabileceğiniz en düşük maaş 30 bin TL’dir. Yaşamda hiçbir karşılığı olmayan, yaşanamayacak ücretler bunlar. O yüzden de okullardan alınıp emek piyasasına dahil ediliyor çocuklar. Daha önce yasa dışı bulduğumuz çocuk işçiliği şuan devletin de desteğiyle MESEM olarak yapılıyor. 14-15 yaşındaki çocukların ölümlerini kitlesel halde görmeye başladık. Kadınlar da bu yoksulluğun kendisinden birincil derecede etkileniyor. Bu krizin doğası gereği değil kapitalizmden kaynaklanıyor. Servetin kendisi bir avuç holdingci, sermaye grubunun elinde toparlandı. Sermaye devletlerinin de Türkiye’ye gelme taahhüdü ucuz işçilik. AKP iktidarı, ucuz işçilik, güvencesizlik, sendikasızlık vaad ediyor. Bunun ilk derecede muhattabı da çocuk, kadın, yaşlı emeği ve sonrasında emek piyasasında olan herkes. O anlamda da yoksullaştırmanın ekmeğini yiyor Türkiye ve uluslararası sermaye. Bangladeş’te de Hindistan’da da böyle oluyor, bu süreçler böyle yaşanıyor.   *Dilovasi yangının ardından benzer ölümlerin yaşanmaması için ne olmalı?    Dilovası yangının en büyük sorumlusu patron Kurtuluş Oransal, emniyette ve bakanlıklarda tanıdıkları olduğu ve ceza almadan bu işi halledebileceğine dair telefon konuşması yapıyor. Bütün o iş cinayetleri, bütün cezasızlık orada kilitleniyor. İnanılmaz bir denetimsizlik var. Zaten bu kadar ölüm ve soruna rağmen Çalışma Bakanlığı’nın ofisinde dilekçeler duruyor her yıl da müfettiş sayısı gittikçe azaltılıyor. Zabıta geliyor adresi bulamadığını söylüyor. Zabıta ile iş yeri arasında 100-200 metre var. Bulamaması mümkün değil. Yine oranın belediyesi ruhsat verilmemesi gereken yere ruhsat vermiş. Depo faaliyeti yapılıyor diye verilmiş ancak orada parfüm imalatı yapıldığı herkes tarafından biliniyor. Yine oranın kaymakamı ile iş yeri çok yakın. Yine İŞKUR ile arasında sadece 1 bina var. Yine İliç’e, Soma’ya bakıyoruz aynı şeyler izlenmiş. Burada devletin kendisini ve kendine yakın kimseyi yargılatmamak gibi çok net bir pozisyonu var. Bilinçli olarak da denetimsizlik ve cezasızlık örgütleniyor. O gün insanlar defnedilirken bizimle birlikte sendika başkanları, konfederasyon başkanları vardı ve kimse sahiplenmedi. İşçi ölümleri, örgütsüzlük bu tablonun dışındaymış gibi davrandılar. Aileler sadece burada değil diğer yaşanan iş cinayetlerinde de ‘kimsesiz kaldık’ diyorlar. Bartın’da, İliç’te, Soma’da bir avuç insanla, derneklerle hak arama mücadelesi yürütülmeye çalışılıyor. Bundan sonra yaşayacağımız şey de bu maalesef.