Çiğdem Doğu: Süreç için eşit müzakere koşulları oluşturulmalı 2026-04-29 09:49:26   HABER MERKEZİ - KJK Yürütme Konseyi Üyesi Çiğdem Doğu, sürecin ilerleyebilmesi için birlikte birbirini besleyen, daha eşitlikçi, adil, karşılıklı müzakereye dayalı bir yaklaşımın olması gerektiğini belirterek, "Bir aydır Önder Apo ile görüşmenin olmamasını ciddi bir tehlike olarak görüyoruz. Mutlaka Önder Apo’dan haber almamız lazım. Önder Apo’nun daha özgür koşullarda olması, statüsünün mutlaka belirlenmesi bu sürecin önünü açacaktır" dedi.    Kürdistan Kadın Toplulukları (Komalên Jinên Kurdistan KJK) Yürütme Konseyi Üyesi Çiğdem Doğu, Medya Haber televizyonuna katılarak güncel gelişmelere dair soruları yanıtladı. Çiğdem Doğu, Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin geldiği aşama, Türkiye ve Kürdistan’da yaşanan toplumsal şiddet ve katliamlara ilişkin değerlendirmelerde bulundu.   Çiğdem Doğu'nun konuşmasının satır başları şöyle;    Mayıs ayının önemi   "1 Mayıs, dünya halkları açısından, dünya sosyalizmi mücadelesi açısından çok özel bir gün, özel bir tarih. Bu vesileyle 1 Mayıs şehitlerini, devrim ve emek şehitlerini ve yine 6 Mayıs Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan yoldaşları, 18 Mayıs Haki Karer yoldaşı, yine zindanda 18 Mayıs gününde dört arkadaş bir arada bir fedai eylem gerçekleştirdi. Heval Ferhat, heval Necmi, heval Eşref ve heval Mahmut’u, Mehmet Karasungur yoldaşı, yine Hozan Mizgin yoldaşı, bu Mayıs şehitleri şahsında tüm devrim şehitlerini sevgi, saygı ve minnetle anıyorum. Tabii ki Mayıs şehitlerimiz de birleşik mücadele, sosyalist mücadele değerleri açısından hem Türkiye’de hem de Ortadoğu’da çok büyük bir mirası ortaya koymuştur.   Türk ve Kürt halklarının birlikteliği, birlikte yaşamı, birlikte mücadelesi açısından büyük bir miras, büyük bir değer ortaya koymuştur. Aslında ahlaki değerleri ortaya koymuştur. En son Deniz Gezmişler idama giderken son sözleriyle zaten bunu söylemişlerdir. Son nefeslerinde Kürt ve Türk halklarının kardeşliğini haykırmaları aslında PKK mücadelesinin de gidişatına yön veren bir içerik olmuştur, çizgi olmuştur, ilke olmuştur. Tabii ki bizler de başından günümüze kadar mücadelemizde bu ilkeleri esas aldık. Bütün şehitlerimizin ortaya koymuş olduğu mesaj, içerik neyse bunların yaşatılması ve büyütülmesi temelinde mücadele etmek de bizim görevimiz ve borcumuzdur.    Süreç    Bir buçuk yılda Barış ve Demokratik Toplum Süreci kapsamında Önder Apo ve hareketimiz üzerine düşen sorumluluğu ve adımları yerine getirdi. Ancak yürütülen tartışmalara baktığımız zaman sonuca götürmeyecek, asla çözüm oluşturmayacak bir tarz ve nitelikte tartışmaların yürütüldüğünü, söylemlerin geliştirildiğini çok açık bir biçimde görebiliyoruz. Mesela en son bir meclis komisyonu oluşturulmuştu, bu meclis komisyonu bir raporu da oluşturmuştu. Bu konuda eleştiriler, yetersizlikler de vardı nihayetinde ama ilk defa Kürt sorunuyla ilgili olarak bütün partilerin ortaklaştığı bir çerçeve ortaya çıktı. Ve buna göre de bu Nisan ayının artık yasal bir sürece, yasal bir biçime kavuşması gerekiyordu. Nisan ayı bitiyor, baktığımızda herhangi bir adımın atılmadığını gördüğümüz gibi bununla birlikte bu süreci çok teknik ele alan bir yaklaşımın da geliştiğini görüyoruz. Ve bu teknik yaklaşım gerçekten süreci tıkatan esas yaklaşım oluyor.   Demokratik Cumhuriyet    Bu sürecin kendisini stratejik bir süreç olarak, demokratik Cumhuriyetin kuruluş süreci olarak ele alıyorsak elbette ki yaklaşımın farklı olması gerekir. Örneğin biz PKK’yi feshettiğimiz kongreyi yaptık. PKK’yi feshettiğimiz kongresi sadece bir partinin kendisini feshetme kongresi değildi tabii ki. Bu kongrenin feshedilmesiyle birlikte aslında hareketimiz neyi ortaya koydu? İşte demokratik Cumhuriyetin kuruluşu ve bu demokratik Cumhuriyet’e katılım kararlılığını ortaya koydu.   Fesih kongremizin böyle bir anlamı vardı. Çok dar bir mantıkla bakıp işte örgüt kendini feshetti. Örgüt kendini hangi temelde feshetti? Böyle halkların, Türkiye ve Kürt halklarının ortak yaşama temelinde, ortak Cumhuriyeti temelinde kurulacak sürece katılım temelinde biz kendimizi feshettik. Heval Bese öncülüğünde bir silah yakma töreni gerçekleştirildi. Bu mesela çok teknik, güncel, sığ bir kafayla bakıp değerlendirilecek bir şey değildi. Neden mesela arkadaşlarımız gidip silah yaktılar? Bu neyin mesajıydı mesela? Baktığımız zaman bu da aslında stratejik anlamda kararlılığımızı, silahlı mücadeleye son verme kararlılığımızı ortaya koyan ve bu temelde demokratik Cumhuriyete katılım kararlılığını ifade eden bir eylemdi.   Önder Apo ne dediyse onu yaptık   Dediğim gibi mesela bir sorun çözme durumu olsa mesela böyle mi yaklaşılır? Biz dönüp arkamıza baktığımızda, bu bir buçuk yıla baktığımızda Önder Apo ne demişse örgütümüz zaten öyle yaklaşmıştır ve öyle de yaklaşır bu konuda herhangi bir sorun yoktur ama sorun nedir? Sorun ortada süreci ilerletmek istemeyen, ağırdan alan ya da geliştirmek istemeyen bir yaklaşımın olması. Bu kadar tarihi adımlar atıldı mesela, bunlar öyle sıradan adımlar değildi. Başka hangi güç mesela PKK’yi feshettirebilirdi örneğin? Gerçekten sağlıklı düşünülürse bu çok önemli bir şeydi. Gelinen noktada mesela 30 kişilik arkadaş grubu silah yakma törenini gerçekleştirdi. Başka hangi güç mesela bunu yaptırabilirdi? Önder Apo’dan başka kim bunu yaptırabilirdi? Ve bundan sonrası açısından da mesela bizi kim ikna edecek? Bu sürecin gidişatı açısından da bizim esas dinlediğimiz, esas onun doğrultusunda hareket ettiğimiz güç tabii ki Önder Apo’dur.   21. Yüzyıl poziyonu    Türkiye Cumhuriyeti 21. yüzyıl içerisinde bir pozisyon almak istiyor mesela. Belli hedefleri ve amaçları var. Ama çözülmemiş bir Kürt sorunuyla nasıl adımlar atacak? Nasıl ilerleyecek? Nasıl devam edecek? 21. yüzyılın gidişatı açısından Türkiye-Türk ve Kürt ilişkisi nasıl olacak, bir konsept ortaya konulmuş. Bunlar çok net şeyler, gizli saklı şeyler de değil. Ama mesela buna giderken Önder Apo’nun statüsü ne olacak? Kürt halkının statüsü ne olacak? Gelişecek çözüm süreciyle birlikte gerillanın pozisyonu ne olacak? Bütün bunlar belirsiz iken şöyle bir şey belirtmek; diyelim ki bu konuda herhangi bir adım atmayıp, gerilla silah bıraksın, teyit edilsin. Bunlar da tek tek böyle teyit edilsin yaklaşımı gerçekten işi aslında çözümsüzlüğe sürüklemekten, yokuşa sürmekten başka bir şey ifade etmez. Bundan kesinlikle vazgeçilmesi gerekir.    Önder Apo kişi değil, inkar edilen bir halkın statüsüdür   Önder Apo’nun bu sürecin ilerlemesi açısından çok önemli bir pozisyonu var. Bir lider pozisyonu var, bir politik pozisyonu var. Kürt halkının Önder Apo pozisyonundadır, herhangi bir kişi değildir. Önder Apo’nun statüsü, bazıları diyor ya bir kişinin statüsüdür. Bu öyle değildir. Bu statü iki yüz yıl boyunca inkâr edilen, imha edilen Kürt halkının aslında statüsünü ifade eder. Diyelim ki elli yılı aşan bir isyanın önderi konumundadır. Şimdi bu isyanı çözmeye çalışırken, bu isyanın kendisini bir çözüme kavuşturmaya çalışırken, bu isyanın liderinin pozisyonu ne olacak? Statüsü ne olacak? Durumu ne olacak? Önder mesela bu sürece nasıl katılacak? Bütün bunlar belirsiz. Üstelik de bir aydır herhangi bir görüşme de yaptırılmıyor. Bu biçimde tabii ki sürecin ilerlemesi mümkün olmaz tabii ki.   Önder Apo fiziken özgürleşmeli    Hep diyorlar ya enfekte oluyor, enfekte oluyor. Zaten sorun enfekte olan bir sorundur. Enfekte olmaktan ziyade daha da aslında kanserleşen, daha da çözümsüzleşen bir yöne doğru gitmesi de bir olasılıktır tabii ki. Eğer böyle giderse bir olasılıktır. Elbette ki kimse bu sürecin olumsuz bir yöne gitmesini istemez. Biz de istemeyiz. Önder Apo da istemez. Çok büyük bir emek verdi bu sürece. Ama çözümü açısından da tabii ki somut adımların atılması gerekir. Önder Apo’nun bunu görmesi gerekir. Hareketin bunu görmesi gerekir. Gerillanın bunu görmesi gerekir. Bizim mesela Önder Apo’nun fiziken özgür olması, daha özgür çalışabilir koşullarda olması bunları görmemiz önemli. Buna göre Önderliğin sürece yön veriyor olması gerekir. Bunları görmemiz gerekir ki buna göre de süreç karşılıklı adımlarla, bunlar pazarlık değil. Ama karşılıklı birbirini besleyen, nasıl diyelim, eş güdümlü, eş zamanlı, işte önce şu olsun bundan sonra bu olsundan ziyade bu çözümsüzlük söylemidir.   Eşit müzakere koşulları oluşturulmalı   Birlikte birbirini besleyen, daha eşitlikçi, adil, karşılıklı müzakereye dayalı bir yaklaşımla sürecin ilerletilmesi tabii ki en doğrusu olandır. Bizim yaklaşımımız budur. Onun dışında da bu sürecin Önder Apo açısından da kesinlikle Önder Apo’nun müdahil olacağı, her biçimde müdahil olabileceği bir koşulun olması çok önemli. Bir aydır görüşmenin olmamasını ciddi bir tehlike olarak görüyoruz. Mutlaka Önder Apo’dan bilgi almamız lazım, haber almamız lazım, ne olduğunu bilmiyoruz. Bir bu açıdan, bir de işte Önder Apo’nun gerçekten daha özgür koşullarda olması, statüsünün mutlaka belirlenmesi bu sürecin önünü açacaktır, biz buna inanıyoruz.   Demokratik toplumda emek   Demokratik toplumcu sosyalizm diyor ya Önderlik. Bununla da çok bağlantılı. Emek, toplumun, yaşamın her anında kendini var eden bir olgudur. Emeksiz bir hayat yoktur mesela değil mi? Emeksiz bir hayat aslında nasıldır? Onu da belki tartışmak gerekir değil mi? Emeksiz bir hayatın sonuçları nasıldır? Böyle bir hayat da vardır. Ama sonuçları nedir? Bir de emek olgusuyla birlikte emeğin yarattığı bir dünya var. Şunu demek istiyorum; emeği dar kalıplara, çok maddi kalıplara koymadan bütün sonuçları üzerinden değerlendirirsek o zaman kadın da, çocuk da, yaşlı da, bütün halkların kendi yarattığı kültürel değerler var değil mi? Bunların hepsi emek sonucu ortaya çıkmıştır. Sadece maddi iş yapmak, fabrikada iş yapmak değil.   Kapitalizim   Tabii bunlar dediğim gibi çok önemli konular. Çalışma açısından çalışma ve emek zaten bir bütünü ifade eder. Şimdi kapitalist sisteme bu açıdan baktığımız zaman belki bir bütün uygarlık tarihine de insan bakabilir ama en son kapitalizm açısından değerlendirelim. Kapitalizm mesela her şeyi paraya bağlamış. Yaşamanın bütün değerlerini, insan olgusunu, toplum olgusunu, manevi değerleri, maddi değerleri. Madde deyince illa para değil, maddi olan, fiziki elle gördüğümüz, tuttuğumuz değerler. Bütün bunların hepsini paraya bağlamış. Aslında toplum yaşamının, insan yaşamının hatta ekolojik hayvan yaşamının bile yarattığı değerleri değil mi? İşte ormanları, ağacı, her şeyi. Bu da bir emektir. Bir ağacın varoluşu mesela çok büyük bir emeği ifade eder. Bunların hepsi emekle kendisini aslında ortaya çıkartmış.   Sosyalizim ile denklemi bozmak gerekir   Doğanın dengesi içerisinde de baktığımızda, toplumun kendi dengesi içerisinde de. Şimdi kapitalizm bütün bunların hepsini paraya bağlamış. Bütün bu emeklerin sonucu eşittir şu kadar para, şu kadar para. Her birinin bir para değeri var aslında. Hep böyle mi olacak? Biz kapitalizme karşı mücadele ediyorsak ve kapitalist yaşamın ortaya çıkarttığı yozlaşmalar var, sonuçlar var. Ve bütün bunlara karşı mücadele ediyorsak ve bu anlamda kendimizi devrimci ve sosyalist olarak ifade ediyorsak o zaman bu denklemi bozmamız gerekiyor. Emek eşittir para olgusu bütün emek açısından söylüyorum. Kapitalizm bu denklemi yaratmış. Bütün kapılar o para. İşte hatta Önderlik bir yerde parallah demişti. Kapitalizmin Allah’ı paradır. Ya da kapitalizmin komutanı paradır. Şimdi böyle bir denklem var. Tabii ki sosyalist teorinin, sosyalist mücadelenin, sosyalist örgütlerin en başta bu denklemi bozması gerekiyor.   Emek para ile ölçülemez   Toplumun emeği parayla ölçülemez. Mesela bir kadının, bir annenin emeği parayla ölçülebilir mi? Hatta şimdi bazı insanlar bunu da paraya bağlıyor. Bir anne çocuklarını yetiştiriyor değil mi? Çocuklarını yetiştirmesi, onun için verdiği ruhsal emek. Bütün zamanını ona veriyor değil mi? Kendi vücudundan onu doğuruyor, büyütüyor. Bütün bunları sen parayla nasıl ölçebilirsin örneğin? Parayla ölçülebilecek bir şey değildir. Ama bunu bile oraya sürüklemeye çalışan yaklaşımlar var tabii ki. Çok pozitivist ve tehlikeli yaklaşımlar. Ama şimdi bunlar görünmeyen emekler. Bunu görünür kılmak için de bakıyoruz, bunu parayla eşitleştirmeye çalışan yaklaşımlar da var. Bu da ayrı bir uç. Sözüm ona eşitlikçi mücadele yaklaşımı olarak bakılıyor. Bundan ziyade aslında tabii ki var olan bir realite var.   Görünmeyen emek    Mesela diyelim ki işçi sınıfı vardır. Kadınların ezilmişliği var, dışlanmışlığı var, görünmeyen emeği var. Bütün bunların tabii ki görünür hale getirilmesi ve kendi özgür emeğini özgürce yaşayabilir koşullara ulaştırılması gerekiyor. Ama bunu yaparken tersi bir savrulmaya gitmemek lazım. Onu kesinlikle kapitalist sistemin para tuzağından koparmak gerekiyor. Şimdi bu mesela çok önemli bir şey. O yüzden tabii ki toplum yaşamı içerisine baktığımız zaman her şey parayla. Bir işçinin hayatına bakıyoruz değil mi? Memurun hayatına bakıyoruz. Bir emekli insanın hayatına bakıyoruz. Adım atıyor, para mesela. Adım atıyor, para değil mi? Nefes alıyor, para. Her şeyin para olduğu bir sistem içerisinde gerçekten çok zorlu bir mücadele. Seni kendine mahkum eden bir gerçeklik. Ama bizim tabii ki bu zinciri bir yerden kıran bir yaklaşımla ele almamız gerekiyor.   Komünal paylaşım    O yüzden işçileşmekten ziyade işçi sınıfıyla birlikte mücadele, örgütlü mücadele ama şunu aşmak gerekiyor. Sistem bu işçileşmeyi yaratıyor. Bir zihniyet yaratıyor. Kendine bağımlı hale, sürekli maaşıyla sisteme kendini bağımlı hale getiriyorsa bu zinciri bir yerden nasıl kopartabiliriz? Biz toplumlar olarak özgür emeğimizi nasıl yaratabiliriz? Bu anlamda komünleşme çok önemli bir şey. Komünleşme hayatının örgütlenmesini geliştirebilirsek aslında burada bu para sistemini de bir yerde diyelim ki evet yine çalışıyorsun. Kol emeğin, vücut emeğin, fiziki emeğin var. Kafa emeğin var. Yine emek harcıyorsun. Ama sen onu sadece para için, kıt kanaat geçinmek için bütün hayatını ona verme biçiminde değil. Sen toplumunla komünal bir biçimde paylaşarak kendini özgürleştireceğin bir zemini de yaratarak aslında bir çalışma biçimini oluşturursun.   Sosyalist mücadele    Ama diğeri ne yapıyor? Her adımında seni kendisine bağımlı hale getiriyor. Her adımında ona bağımlı hale geliyorsun. Ve sadece bir kesimi zenginleştirmeye devam ediyor. O çok büyük paraları, sermayeyi kendisinde biriktirirken, tekelleşirken milyarlarca insan ya parasız yaşıyor, ya işsiz yaşıyor ya da çok kıt kanaat yaşamak zorunda kalıyor. Sürekli bir döngü olarak bu devam ediyor. Sosyalist mücadelenin bu döngüyü bir yerde kırması gerekiyor. Onun için halkların kendisini yönetmesi, üretimini ve tüketimini kendisinin karar verdiği bir sistem yaratması çok önemli. Bunun için illaki bir sosyalist devlet kurmak gerekmiyor. Böyle dönemler de yaşandı sosyalist mücadelelerde. Tabii ki bunlar da bir miras bıraktı ama eleştirilmesi gereken yanları da miras bıraktı. Şimdi mesela illaki biz bir sosyalist devrim yaptık, sosyalist devleti kurduk gibi bir zorunluluk yok.   3'üncü dünya savaşı    Gerçekten en büyük savaş belki de bu. Hep üçüncü dünya savaşı diyoruz. İsrail-İran savaşı, Ukrayna-Rusya savaşı, başka savaşlar. Bunlar görünen savaş biçimleri. Ama üçüncü dünya savaşının görünmeyen en büyük savaşı burada yaşanıyor. İnsanı üretimden kopartan, emekten kopartan, çalışmaktan kopartan savaş çok büyük bir savaştır. Bu bir kimliksizliktir aslında. Bir varlık sorunudur. Bu açıdan baktığımızda kapitalizm gerçekten insanlığı bir varlık sorunuyla karşı karşıya getiriyor. Yaşam, yaşam olmaktan çıkıyor. Dolayısıyla mücadele eden, vicdani, ahlaki olarak var olmak isteyen kesimlerin en başta bu felsefeyi kendisinde yaratması çok önemli. Bu milliyetçilik değil, bu yurtseverliktir. Yurdunu sevmek, toplumunu sevmek, kültürünü sevmek bunlar çok anlamlı değerlerdir. Hiçbir parayla satın alınamayacak değerlerdir. Ama bugün bakıyoruz, Kürdistan’da da bu çok yapılıyor. Ortadoğu’nun her yerinde insanlar tehlikeli yolculuklarla göç ediyor.   Ekolojik saldırılar   Binlerce insan kayboluyor, ölüyor, kimliksizleşiyor. Ucuz iş gücü olarak sömürülüyor. Aşağılanarak yaşamak zorunda kalıyor. Hepsi de rahat bir yaşam için. Ama böyle bir yaşamın ne anlamı var? İnsan kendi ülkesinde yaşamalı. Kendi toprağını hissederek yaşamalı. Toprağın bereketini hissederek yaşamak hiçbir şeyle kıyaslanamaz. Gençlik bunlardan uzaklaştırılmış durumda. Ya sistemin robotlaştırdığı emek biçimi ya da tamamen emeksiz bir yaşam. İki uç arasında sıkışmış bir yaşam var. Bu da kimliksizliği büyütüyor. Kürdistan açısından bu aynı zamanda bir sömürgecilik politikasıdır.  O nedenle gençliğin toprağına sahip çıkması gerekiyor. Toprağını koruması gerekiyor. Ekolojik saldırılara karşı mücadele etmesi gerekiyor. Bu sadece ekolojik bir mesele değil, bir yaşam felsefesidir. Üzerinde yaşadığın toprağa sahip çıkacaksın. Koruyacaksın. Bunu en başta gençlik yapmalıdır. Eğer gençlik bunu yapmazsa gelecek yaşam yoktur. Kapitalist sistem doğayı yok ediyor. Ağaçları yok ediyor, suyu yok ediyor, yaşamı yok ediyor. Gelecek yok ediliyor. Bu durumda insan nasıl yaşayacak?   Yoksulluk    Tabi Kürtler tarih boyunca emekçi bir halk olmuştur ve bu halk tehlikelerle, saldırılarla karşı karşıya kalmıştır. Binlerce yıldır bu coğrafyada bu saldırılar olmuştur. Ama hep kendini de var etmeyi bilmiş bir halktır, inkara karşı çok güçlü bir mücadele yürütmüştür. Hem ekonomik, hem kültürel yaşam anlamında, hem kimliğini sahiplenme anlamında emek vermiş bir halk ama dediğiniz gibi özellikle son 200 yıldır sömürge altında kalmasından kaynaklı emeğine yabancılaşma durumunu da ortaya çıkartıyor. Emeği var ama bu emek kimin için? Kendi öz kimliği için mi, kültürünü daha da büyütmek için mi, dilini daha da geliştirmek için mi? Önderlik ekmeği yaratmış bir halk şimdi ekmeksiz kalmış bir halktır diyor. Bu kadar da yoksulluğa mahkum edilmiş bir halk. Yoksullaşmanın olduğu bir yerde yabancılaşma da çok oluyor.   Yoksulluk bilinçli bir sömürge politikası olarak da geliştirilmiş. Ne kadar yoksul bırakıldıysa o kadar da devlete bağımlı hale getirilmiş, o kadar devletin askeri haline getirilmiş, bir kesim de devlete ajan, korucusu haline getirilmiş. Sürekli Kürdün emeğini kullanan, hep onu yoksullaştıran bu temelde de sömürgeci devlete bağımlı hale getiren bir politika uygulanmış. Bu anlamda Önder Apo’nun Önderliğinin büyüklüğü en çok da bu noktada ortaya çıkıyor. Kürdü kendisiyle tanıştırıyor, öz kimliğiyle, öz emeğiyle tanıştırıyor. Senin bir dilin var, senin bir kültürün var, senin tarihin var, senin bir varlığın var sen varsın. O yüzden Önderlik Kürtler kendilerini sosyalist temelde var etmek zorundadır diyor. Kürt halkı ancak özgür emekle kendisini var edebilir. Bu nedenle kendi emeğine sahip çıkması gerekiyor. Kendi öz yönetimini kurması gerekiyor. Devletlerle birlikte yaşasa da kendi toplumsal sistemini kurmalıdır.   Emek ve kültür çalışmaları   Belediyeler, mahalleler, kültürel yapılar bunların hepsi aslında bu emeğin örgütlenmesidir. Ama daha sistemli bir yapıya kavuşması gerekir. Bugün Rojava’da yaşananlara, bugün Bakûr’da yaşananlara baktığımızda belediyelerle bu durum ortaya çıkıyor. Mesela Amed’de halk kendi festivalini düzenliyor, kendi diliyle alakalı çalışmalar yapıyor, sinema ile ilgili çalışmalar yapıyor. Kadınlar mesela kendi dayanışma sistemini kuruyor. Bunlar aslında çeşitli biçimlerde Kürtlerin öz emeğini bir sistem haline getirmesi demek oluyor. Bu anlamda çok önemli ve değerli çalışmalardır. Ama tabi ki daha sistemli bir şeye kavuşması gerekiyor. Komünal, konfederal bir sistem içerisinde, demokratik toplum dediğimiz yapı içerisinde. Bunun yanında kültürel üretim de önemlidir. İnsan ilişkilerinin dönüşümü de bir emektir. Kadın-erkek ilişkilerinin eşitlik temelinde yeniden kurulması da bir emektir. Aile içi ilişkilerin demokratikleşmesi de bir emektir. Bunlar da özgür emeğin bir parçasıdır.   Şiddet üretiliyor   Tabii ki toplumsal sorunların birçok nedeni vardır ama en temel noktalardan biri emeksizliktir. Emek veren insan değer bilir. Emek vermeyen insan değer bilmez. Kapitalist sistem bir kesimi emeksiz zenginleştirirken diğer kesimi çalışmaya mahkum ediyor. Kapitalist sistemdeki bu bir avuç kesim, çalışanın, üretenin emeğini gasp ediyor. Ama öyle bir sistem yaratıyorlar ki herkes de böyle yaşasın, herkes de onlar gibi zengindir, emeksiz yaşıyorlar, hizmetçileri var, herkes onun önünde kul-köle duruyor, böyle ‘ideal’ bir yaşam biçimi sunuluyor toplumlara. İnsanlar buna özenip emeksiz bir biçimde yaşamaya çalışıyorlar. Ama bunun giderek topluma yayılması çok ciddi tehlikeler ortaya çıkarıyor. Mesela 2 okulun çocuklar tarafından basılması ve katliam gerçekleştirilmesi. 40 yıllık savaşın ortaya çıkardığı sonuçlar var. Sürekli bir şiddet üretiyor çözülmediği müddetçe de üretecek.   Devletin kirli savaşı    Savaşın yarattığı bu sonuçlar var bir de kapitalist sistemin emeksiz, sanal alemde oyunlarla bir yaşam alanı yaratıyor. Gerçeklikle hiçbir bağı olmayan, emekle hiçbir bağı olmayan bir sanal alem yaratılıyor. O çocuklar belki sanal olarak onu öldürüyor, bunu öldürüyor ama kanı görmüyor. Toplumdan kopmuş, emekten kopmuş. Bu savaşın yarattığı milliyetçi, şovenist bir kesim, faşist bir zihniyet var. Çeteleşme, mafyalaşma, ben ne dersem odur tarzı tamamen tekleşen erkek tiplemeleri var, kadınlarda da bu tiplemeleri geliştirmeye başlamışlar. Bunlar da zaten emekten kopmuş, uyuşturucu satıyor, fuhuş çeteleri, zenginleşmiş tipler, etrafında bir sürü kadınlar var, bunları sadece sanal medya ile açıklayamayız aynı zamanda Türkiye’de devletin yürüttüğü kirli savaşın açığa çıkarttığı mafyalaşma ve çeteleşmedir.   Gülistan Doku dosyası   Gülistan Doku olayı ve daha birçok olayda da bunu görüyoruz. Narin Güran olayında da bunu görüyoruz, Rabia Naz olayında görüyoruz. Aileler bu olayların peşini bırakmadığı için isimleri bilinen ve hala davaları takip edilenlerdir. Mesela Gülistan Doku’nun cenazesi aranırken barajdan bir kadının cenazesi çıkıyor ama kimse o cenazenin peşinde değil. Bir yerde okudum bu cenaze de aslında Dersim’de bir korucunun kızıdır deniliyor. Kızı ona göre hareket etmediği için büyük ihtimalle katledildi. Araştırılsa birçok olay var. Kadın hareketleri ve aileler bu cinayetlerin peşine düştüğünde unutulmuyor, üzeri kapanmıyor. Her ne kadar netleşmese bile en azından gündemde oluyor.   Sömürge politikaları    Tüm bunlar devletin sömürgeci politikalarının bir yansımasıdır. Bunun kadına, çocuğa, genç kızlara yansımasıdır. Bu savaşın bedelini bir yandan da bunlar ödüyor. Mesela devlet yetkilileri oturup kalkıp şunu diyorlar: ‘1 buçuk yıldır ölümler olmuyor.’ Savaştan kaynaklı ölümler olmuyor ama bu 1 buçuk yıl içerisinde baktığımızda toplumsal şiddet oranlarına baktığımızda belki savaşta o kadar insan ölmüyor. Bu yüzden de Kürt sorununun çözümü çok önemlidir. Toplum bu biçimde huzur içinde olamaz, adalet içinde olamaz. PKK gerillalarının bilmem silahlarını tek tek bırakacaklar, yetkililer de bilmem ne kadar teyit edecekler, sorunu bu biçimde ele almak gerçekten çok yanlıştır. Neden isyan etmiş bu insanlar sen bunu çözmezsen, buradaki milliyetçilik, buradaki sömürgecilik olgusunun yaratmış olduğu zihniyeti, bunun toplumda yaratmış olduğu şiddet kültürünü çözmezsen tabi ki Dersim valisinin oğlu gibi binlerce çocuk, binlerce katil ortaya çıkacaktır. Belki okula gidip katliam yapan yüzlerce çocuk ortaya çıkacaktır.   Çözümsüzlük katil üretiyor   Bu mesele çözülmediği sürece katil üretiyor. Bunu devletin hiçbir zaman unutmaması ve bu nedenle acilen çözüm yaklaşımını geliştirmesi gerekir. Bu çok önemli bir şey. Bir ülke kendi iç sorunlarını çözemediği müddetçe toplumsal şiddet bu kadar tırmandığı sürece gelişim kaydedemez. Bu yüzden Türk devleti hayali yaklaşımlar içerisine girmemelidir. Savunma sanayimiz bu kadar gelişmiş, dünya lideriyiz falan bunlar gerçekliğe denk düşen şeyler değildir. Gerçek yaşam Gülistan Doku’dur, gerçek yaşam katliam yapan çocukların durumudur. O nedenle neresinden bakarsak bakalım Kürt sorununa ilişkin bu çözümsüzlüğün, bu hukuksuzluğun mutlaka ortadan kaldırılması gerekir. Demokratik, eşitlikçi, adil bir yaklaşım geliştirilmesi, bunun yasal statüye kavuşturulması, Kürtlerin gerçekten anayasaya tabi bir düzeye kavuşması önemli. Kürtler yasadışı kaldığı için, anayasa da buna göre yapıldığı için bu kadar hukuksuzluk var, bu kadar şiddet var. Ama bu noktada doğru bir çözüm geliştirilirse o zaman gerçekten bölgede güçlenen bir Türkiye Cumhuriyeti oraya çıkacaktır.   Bu çeteleşmelere baktığınız zaman temelinde 90’lı yıllardan itibaren Kürt halkına, Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı savaş yürütmüş, faili meçhul cinayetleri işleyen insanların isimleri var.   Onlar başrol oyuncusudur. Süleyman Soylu’dan tutalım Mehmet Ağar’a kadar. Mehmet Ağar’ın oğlunun işlediği cinayetler de var bunları da biliyoruz, hangi kadını nasıl katletti. Bunların hepsi açığa çıkıyor. Halkların ve kadınların mücadelesi geliştikçe bunlar deşifre oluyor, açığa çıkıyor.   1 Mayıs'a çağrı    Tabii ki 1 Mayıs önemli bir tarihtir. Bu anlamda tüm emekçileri, mücadele eden halkları alanlara çağırıyorum. Aynı zamanda sürecin gidişatı açısından bir durağanlaşma ve tıkanma yansıyor. Bunun gidişatı açısından da halklarımızın buna dur demesi, müdahale etmesi gerekir. Süreci sahiplenen gelişimi açısından, barışın, demokrasinin gelişimi açısından da mücadelenin yükseltilmesi çok çok önemli. Konu sadece devlete bırakılacak bir konu değil. Bu konunun toplum tarafından sahiplenilmesi çok stratejik bir öneme sahip. Bu açıdan hem Kürt halkı hem de Türkiye halkları sürekli bir mücadele  içerisinde olmalı. Taleplerle sokakta olabilmeli.   Kadın katliamları   Bir diğer önemli konu da üstü örtülen kadın cinayetleri. Bunlar özellikle de devlet tarafın şimdiye kadar korunup kollandı. Kadın mücadelesi ne kadar gelişiyorsa, kadınlar ne kadar bir olayın peşini bırakmıyorsa ve bunun üzerinden mücadele yürütüyorsa, özellikle de katledilen kadınların aileleri ne kadar ciddi ve istikrarlı bir biçimde mücadele ediyorsa, peşine düşüyorsa bu olaylar açığa çıkartılıyor, failler deşifre ediliyor, mahkum ediliyor. Bu nedenle de kadın mücadelemizin bu eksende daha da odaklanması, güçlendirilmesi gerekiyor. Bu vesileyle bunu da daha fazla güçlendirmemiz ve mücadeleyi büyütmemiz önemlidir."