Tülay Hatimoğulları: Çerçeve yasada İmralı’daki mutabakata uyulmalı 2026-07-28 12:42:16   ANKARA- DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, kök yasaya değinerek, “Bu yasada Sayın Öcalan'ın bu süreci ileriye taşıyabilmesinin olanakları açılmalıdır. Heyetimizin son İmralı ziyaretinde oluşan mutabakat olduğu gibi yasaya yansımalı. Üzerinde konuşulan, ortaklaşılmış her şeyin bu yasaya yansıması lazım” dedi.    Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları partisinin grup toplantısında güncel gelişmelere ilişkin değerlendirmelerde bulundu.   Pazar fiyatları ile çiftçilerin aldığı ücret arasındaki farklara değinerek konuşmasına başlayan Tülay Hatimoğulları, halkın en temel sorunun gıdaya erişim olduğunu söyledi. Tülay Hatimoğulları, “Buradaki sorun çiftçiyi üretimden koparan ve her krizde ithal edelim diyen bir zihniyetin ta kendisidir. Sorun çiftçiyi tarladan kovan siyasettir. Bugün vereceğim rakamlar inanın talimatla rakam bildiren TÜİK'in bizzat kendi rakamları. Gübrede yüzde 63, mazot ve enerjide yüzde 40, yemde yüzde 35, gıdada yüzde 36 zam yapılmış durumda. Peki çiftçi ürününü nasıl satacak? Eski fiyatla yani geçen senenin fiyatı ya da daha altında satmak zorunda kalıyor. Maliyetiniz iki katına çıkmış ama ürün fiyatınız aynı. Siz bu politikalarla adeta çiftçiyle, üreticiyle dalga geçiyorsunuz. İktidar çiftçiyi tüccarın vicdanına bırakmış durumda. Tüccar da geçen yılın fiyatının da altında alım yaptığı için çiftçi borçla ekiyor, borçla biçiyor, yatağına da borçla giriyor. Bakın İran'da savaş var değil mi? Ama orada soğanın maliyeti Türkiye'den daha ucuz. Bugün bu iktidar milyonlarca insanı soğana muhtaç etmiş durumda. Fındık üreticisi dertli, çay üreticisi dertli, buğday üreticisi dertli, dertli de dertli. Peki bu iktidar sunduğu çözüm nedir? Üretemiyor musun otur oturduğun yerde ithalat. Çiftçi tükenirken yandaş ithalatçılarsa zengin oluyor” diye belirtti.     Kayıt dışı çalışma ve güvencesizlik   2024’te yayınlanan tasarruf genelgesinin ardından harcamaların katlanarak arttığını söyleyen Tülay Hatimoğulları, “Kendi masraflarındansa hiç tasarruf yok. Çünkü itibardan tasarruf edilmezmiş ama işçinin, emekçinin aldığı ücretten tasarruf edilir. Bir de görünmeyenler var. Onlar da mevsimlik tarım işçileri. Bakın Urfa'dan, Diyarbakır'dan, Mardin'den, Çukurova'dan, Ege'den binlerce insan her yıl fındık, çay için Karadeniz'in yolunu tutuyor, narenciye, sebze için Akdeniz ile Ege'ye akıyorlar. Kadınlar bu kesimin en mağduru, emeği en çok görülmeyen, emekleri en çok sömürülen kadınlar. Düşük ücret, kayıt dışı çalışma, çadırda barınma, sigortasızlık, güvencesizlik. Bu emekçiler bütün çektikleri bu çileye rağmen geçinemiyor. Mehmet Şimşek'e buradan sesleniyorum. Yazdığınız klasik reçeteler artık tutmuyor. Faizi arttır, enflasyonu düşür ezberi artık tarihe gömülmüş durumda. Ne zaman neoliberal, piyasacı, rantçı ekonomiden vazgeçilirse, ne zaman başta tarım olmak üzere dışa bağımlılıktan vazgeçilirse işte o zaman Türkiye rahat bir nefes alır” sözlerini kullandı.    Gülistan Doku davası: Süleyman Soylu döneminin özetidir    Ardından Gülistan Doku dosyasına değinen Tülay Hatimoğulları sözlerini şöyle sürdürdü: “Gülistan Doku davasında yalnızca kaybedilmiş genç bir kadın görmüyoruz. 6 yılı aşkın süredir hakikatin önüne örülen kalın bir duvar görüyoruz. Gülistan'ın izini sürmek yerine dijital izlerin silindiği, hastane kayıtlarının karartıldığı, kamu gücünün bazılarını korumak için kullanıldığına dair ağır gerçeklerle karşı karşıyayız. Bugün dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel'in eşinin, oğlunun, polislerin ve kamu görevlilerinin soruşturma kapsamında tutuklanması sıradan bir gelişme değil. Soruşturma, kasten öldürme, cinsel saldırı, delilleri yok etme, suçluyu kayırma gibi vahim durumları kapsıyor. Bu tablo aynı zamanda Süleyman Soylu döneminin özetidir. Bu dönem bütünlüklü olarak mercek altına alınmalıdır. Devlet gücünü kullanarak suç işlediği ya da suçu örttüğü iddia edilen her kimse hesap vermelidir. Nadira Kadirova, Yeldana Kahraman, İpek Er, Rojin Kabaiş, Rojwelat Kızmaz ve bunun gibi nice isimler. Bu kadınların her birinin hikayesi aynı erkek egemen düzen tarafından yaralanmış hayatlardır.    Devletin Dêrsim politikaları   Dêrsim Katliamından bu yana devletin bu bölge üzerindeki asimilasyon politikaları hiç eksilmedi, artarak da devam etti. Çoğunluğunu Kürt ve Alevi'nin oluşturduğu Dersim'de dil ve inanç üzerindeki baskılar çeşitli biçimlerde devam ediyor. Bakın Dêrsim'de Munzur Üniversitesi, Dêrsim'in mahalleleri, sokakları, inanç merkezleri duası. Her hücresi ama her hücresi kimliksizleştirme, apolitikleştirme, Alevi inancını tahrip etmek üzerinden ağır bir şekilde etki altına alınmaya çalışılıyor. Gülistan Doku davasında görüldüğü gibi çeteleşme faaliyetleri bu amaçla Dêrsim'de yoğunlaşmış durumda. Ve bunun ucu dönemin valisiyle, polisiyle, doktoruyla kolluk kuvvetiyle, memuruyla sınırlı değil. Bunun ucu biraz önce ismini zikrettiğimiz bakana kadar ve orada bu karanlık işlerin örgütleyicisi olan çetelere, devletin içindeki karanlık çetelere kadar uzanmaktadır. Bizler bunu kabul etmiyoruz. Tarihe Dêrsim'in Kayıp Kızları olarak geçen acılar şimdi Kayıp Gülistanlarda zuhur buluyor. Bu bölgeye verilen zararları hep birlikte güçlü bir örgütlükle geri püskürtmek gibi bir görev ve sorumluluğumuz var.    Devletin sorumluluğunu çocukların üzerine atan bir yasa    Çocuklara dair bir yasa teklifi Meclis’in gündeminde. Bu teklif çocukları korumuyor. Onlara daha fazla, daha uzun süreli hapis cezaları getiriyor. Yoksulluğu, çocuk işsizliğini, eğitimsizliği, istismarı görmüyor. Devletin sorumluluğunu adeta çocukların üzerine, omuzlarına atan bir yasa. Çocukların neden okulda değil de fabrikada, tarlada ya da sokakta olduğunu konuşmadan cezayı ağırlaştırmak istiyorlar. Bu adalet değil. Son 6 ayda 36 çocuk iş cinayetinde yaşamını kaybetti. Suçun kökeninde bireysel bir yönelim değil, toplumsal bir hakikat yatar. Sosyolojisi ve psikolojisi büyük oranda da sınıfsallıktan gelir. Çocukluk denen hakikati görmezden gelip popülist düzenlemelerle günü kurtarmak gelecek nesillere karşı büyük ama çok büyük bir vebaldir.    Çözüm kök nedenleri ortadan kaldırmaktır    Türkiye'de çocuk yaşta akranlarını hayattan koparan cinayetler gerçekleşmedi mi? Gerçekleşti. Doğrudur. Bütün toplum için, bizler için bu çok büyük bir acı. Bu ailelerin acısını bütün kalbimizde hissediyoruz. Bunun çözümü çocuklara daha fazla ceza yağdırmak değil, çocukları buna sürükleyen kök nedenleri ortadan kaldırmaktır. Okul, eğitim, oyun alanı ve güvenli bir hayat sağlayarak çocukların suç işlemesinin önüne geçilebilir. DEM Parti olarak tam da bu yüzden meclise bir kanun teklifi sunduk. Çocuk Bakanlığı kurulsun dedik. Çocuk hakları tek çatı altında korunsun ve çocuklara yönelik ihlaller engellensin dedik. Ümit ediyoruz ki; şimdi Genel kurula gelecek olan bu yasa bu şekliyle geçmez ve önerdiğimiz düzenlemeler çerçevesinde geçer.    Çerçeve yasa için son düzlüğe girildi   Bakın 2 yıldır bir süreç yürüyor. Bildiğiniz üzere Sayın Öcalan'la tam 2 ay boyu heyetimiz görüşememişti. 20 Temmuz'da DEM Parti heyeti İmralı'ya gitti. 21 Temmuz'da Sayın Numan Kurtulmuş bizleri grubumuzda ziyaret etti. Diğer partilere de ziyaretler gerçekleştirdi. Yasa taslağının Meclis kapanmadan Meclise geleceğine dair bilgiyi bizimle paylaştı. Çerçeve yasa için artık son düzlüğe girilmiş durumda. Bu, tüm Türkiye'yi ilgilendiren bir konu. Dar polemikçi birbirini yıpratan sürece dönüşmemesi için herkesin büyük bir sorumlulukla davranması gerekiyor. Bütün siyasi partilerin bu tarihsel sorumlulukla hareket ederek barışın kapısını açacak bir yasanın çıkması için elini taşın altına koyması son derece tarihidir ve önemlidir.    Sayın Öcalan iradesini bir kez daha ortaya koydu   Ve Sayın Öcalan'da son yapılan görüşmede 27 Şubat Çağrısının ruhuna bağlı kalma iradesini ve kardeşlik hukukunu gözeten yasal bir zeminin gerekliliğini bir kez daha vurguladı. Dar günü kurtaran yaklaşımlardan çıkılmalı yasa bir dönemin ve yeni bir sayfanın başlangıcı olmalıdır diyor. Son görüşmede Sayın Abdullah Öcalan bütün halklarımıza selam ve sevgilerini gönderdi. Sayın Öcalan'ın bu yaklaşımı 10 yıllardır süren çatışmaların bitirilmesi, hukuki ve yasal adımların atılması bakımından tarihi muazzam bir zemini ortaya koyuyor. Bu yaklaşımın özü açık net. Ortak eşit yaşam hukukla tanımlanınca yasayla somutlaşınca hakiki olur. Kürt meselesinin demokratik çözümü devletin sürekli ertelediği bir dosya olmaktan çıkarılmalıdır. Bu mücadeleye omuz vermek siyasi, toplumsal ve insani bir görevdir.    Dönüş sınırların kapısından geçmekten ibaret değil   Bu süreçteki muhataplarımıza da bu konuda seslenmek isterim.  Dönüş meselesi dar yorumlanmamalı. Dönüş sınırların kapısından geçmekten ibaret değildir. Son günlerde çok konuşulan Odesa Destanında ifade edildiği gibi eve varmakla eve dönmek aynı şey değil. Dönüş sürgündekinin ülkesine, cezaevindekinin ailesine, KHK’linin ihraç edildiği mesleğine, kayyımla iradesi alınan halkın ve seçilmişlerin belediyelerine, yargılananların siyasal hayata dönmesi demektir. Yani topluma dönüş, işe dönüş, söze dönüş, memlekete, toprağa dönüş, gerçek barışın coğrafyası da buradan ve böyle başlar. Bu bağlamda çerçeve yasadan beklenti nettir. Bugünün geçişini düzenlerken yarının demokratik düzenini güvenceye almak, barışın yönünü günlük siyasetin rüzgarına bırakmamak. Şunu da belirtmeliyim. Bu süreç İmralı'da Sayın Öcalan tarafından yürütülüyor. Çerçeve yasa bunu yok saymadan ortaklaşılmış bir formülü içermelidir.    Çerçeve yasanın içeriği bir mutabakatla çıkmalı    Bu yasada Sayın Öcalan'ın bu süreci ileriye taşıyabilmesinin olanakları açılmalıdır. Yani özgür yaşar ve özgür çalışır koşulların artık acilen hayata geçmesi lazım. Hiç vakit kaybetmeksizin bu haftadan itibaren, gazeteciler, siyasetçiler, hukukçular, kadın örgütleri, demokratik kitle örgütleri, sivil toplum örgütleri, toplumun farklı kesimleri, herkes artık İmralı'ya gidebilmeli ve Sayın Öcalan'la görüşebilmeli. Heyetimizin son İmralı ziyaretinde oluşan mutabakat olduğu gibi yasaya yansımalı. Bakın bunun altını bir kez daha çiziyorum. Üzerinde konuşulan, ortaklaşılmış her şeyin bu yasaya yansıması lazım. Çerçeve yasanın kapsamı, içeriği bir mutabakatla çıkmalı ki pratikte karşılığı olsun, kağıt üzerinde kalmasın. Hiçbir şey oldu  bittiye de getirilmemeli. Yeni sürprizlerle de bu süreç uzamamalı, uzatılmamalı.    Önemli olan toplumsal barış paydasında buluşabilmektir    Türkiye siyasi en ağır eşiklerinden birindeyiz şu an. Bu süreçte birçok kesimin farklı duygu ve düşüncesi var. Olmaması da mümkün değil. Önemli olan farklılıklarımıza rağmen, bu süreci değerlendirme biçimimize rağmen toplumsal barış paydasında buluşabilmektir. Şu hakikatler bir an bile aklımızdan çıkmaz, çıkamaz da. Halkların iradesi tanınmadan demokrasi kurulamaz. Adalet ertelenerek barış inşa edilemez. Hukuk herkese işlemeden cumhuriyet tamamlanamaz. Bu, devasa bir süreçtir. Bu süreci örmek siyasal ve toplumsal bir mücadeleyi adım adım büyütmekten geçer. Çerçeve yasanın çıkması bu tedrici gelişmenin bir basamağıdır. Yeni bir aşamanın başlangıcıdır. Buradan barış, demokrasi, özgürlük, hak, adalet, hukuk mücadelesini yürüten bütün öznelere sesleniyorum. Savunduğumuz bütün bu değerlerin bu ülkenin bir yönetim biçimine dönüşmesi için ortak mücadelemizi daha güçlü bir şekilde yürütmeliyiz.   Kongre hazırlıkları   Büyük kongremizin yol haritası da emin olun ki buradan besleniyor. Kongremize giderken DEM Parti olarak demokratik mücadeleyi büyütmek, derinleştirmek konusundaki kararlılığımızı ve etkinliğimizi daha da arttıracak ve daha ileri bir seviyeye taşıyacağız. Kongre hazırlığı kapsamında il konferanslarımız bitti. Bölge konferanslarımız devam ediyor. Akabinde de merkezi konferansımızı gerçekleştireceğiz. Birçok kesimle bu konuları daha detaylı bir şekilde tartışmak üzere çalıştaylarımız da gerçekleşiyor. Demokratik toplumu inşa etmek için en geniş yelpazede büyük bir cesaretle tartışıyoruz. Kararlılıkla ve umutlu adımlarla yol alıyoruz ve 86 milyon yurttaşımızın bu coğrafyada eşit ve özgür  adil bir düzende yaşayana dek mücadelemizin devam edeceği bilinciyle kongremizi örgütlüyoruz.”