DTK Sağlık Meclisi: Aşı toplumun özsavunmasıdır 2021-08-09 15:59:03   HABER MERKEZİ - DTK Sağlık Meclisi, güncel gelişmelere ilişkin  yaptığı açıklamada, AKP’nin politikalarına karşı toplumsal örgütlenmenin gerekliliğine vurgu yaptı.  DTK, aşılanmanın düşük olmasına karşı ise “Aşı toplumun özsavunmasıdır” diyerek tüm halk aşı olmaya çağırdı.    Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Sağlık Meclisi, PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecrit, Kürtlere yönelik ırkçı saldırılar, koronavirüs salgını ve aşılama ile kadına yönelik saldırılara dair yazılı açıklama yaptı.   “Kürt halkı ve Kürdistan coğrafyası üzerindeki inkar, imha ve yıkım politikaları son zamanlarda tırmanışa geçmiş bulunmaktadır” denilen açıklamada, “Kürdistan’ın  4 parçasında geliştirilen ve temel hedefi direnişi tümden ortadan kaldırmak olan geniş çaplı saldırıların yanında Kürt Halkının örgütlü kurumlarına Devlet ve Devlet destekli çeteler tarafından yapılan saldırılar, Kürt halkına yönelik ırkçı katliam girişimleri ve Kürdistan Coğrafyası üzerindeki  yıkımlar başlıca ele alınabilecek saldırılardır. AKP-MHP faşizmi yönetememe krizini örtbas etmek için her zamankinden daha kapsamlı saldırılar gerçekleştirmektedir” diye belirtildi.   ‘Planlı saldırılar’   AKP ve MHP’nin içinde bulunduğu durumdan çıkmak için Kürt halkına ve onun örgütlü alanlarına saldırmayı seçtiği ifade edildi. Açıklamanın devamında, “Bunu temel olarak 4 parça Kürdistan’daki savaş ile yürütüp direnişin tüm boyutlarını kırmak istemektedir. Bu temelde özellikle Güney Kürdistan’da başlattığı geniş işgal saldırıları büyük bir direnişle karşılaşmıştır ve bu direniş karşısında büyük hezimet yaşamaktadır. Bundan çıkışın yolu olarak da Güney’de KDP ile  iş birliği içerisinde olup özellikle Kuzey Kürdistan da bu yenilgileri örtbas etmek için Kürt halkına ve yine Kürt halkının örgütlü kurumlarına saldırmaktadır. Son dönemlerde İzmir de HDP bürosunda Deniz Poyraz’ın katledilmesi, ardından birçok kentte yapılan saldırılar ve son olarak Konya’da Dedeoğlu ailesinin katledilmesi bu planlı saldırıların hayata geçişidir” sözlerinin altını çizdi.   Açıklamanın devamında şu ifadeler yer aldı:   “Bu saldırılar Devletin tabiri ile bireysel öfke sorunları olarak ele alınamaz. Bunlar Kürt Halkı’na yönelik sindirme politikalarının Devlet ve Devlete bağlı çeteler tarafından gerçekleştirilen pratik yansımalarıdır. Bunlar saldırıların ortaya çıkan çarpıcı boyutlarıdır. Bunların dışında Kürdistan’da çok uzun yılardır Devlet politikası olarak geliştirilen ve temel amacı Kürt gençliğini mücadeleden uzak tutmak olan yaklaşımlar da vardır. Bunlardan başlıcaları Kürdistan’da sistematik bir şekilde devlet eliyle yürütülen uyuşturucu, fuhuş, kumardır. Hedeflenen ise Kürdistan gençliğini bu yollarla kapitalist modernitenin yanına alıp özgür yaşam mücadelesinden hem zihinsel hem de fiziksel yönü ile uzak tutmaktır. Ve hatta mümkün kılabildiği takdirde ajanlaştırıp kendi halkına karşı çirkin bir savaşın içine çekmektir.   Örgütlenmek kurtuluşun tek yolu   Bu yaklaşımları ve amaçlarını göz önünde bulundurarak yürütülen kirli savaşın bu boyutları ile de savaşmak temel görevlerimizdendir. Ayrıca bilinçli olarak çıkarılan orman yangınları, HES’ler , barajlarda Kürdistan coğrafyası üzerindeki yıkımların temel gerçekleştirilme şekilleridir. Kürdistan halkı olarak bu saldırılar karşısında kendi öz savunmamızı gerçekleştirmek ve bulunduğumuz her alanda örgütlenmek bunlardan kurtuluşumuzun tek yoludur. Öte yandan Sayın Abdullah Öcalan üzerinde yıllardır devam eden ağırlaştırılmış tecrit koşulları bu krizlerin ortaya çıkmasındaki ve derinleşmesindeki temel etkendir. Bu tecrit, bahsettiğimiz krizleri derinleştirmekten başka bir işe yaramamaktadır. Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin ortadan kaldırılması ve özelde Kürdistan, genelde tüm Ortadoğu Halklarının özgür geleceği için var olan rolünü daha özgür alanlarda yerine getirmesi mücadelemizin vazgeçilmezi konumundadır.     Ekolojik kriz…   Bunun için özellikle Kürdistan ve Türkiye cezaevlerinde bedenlerini açlığa yatıran binlerce açlık grevi eylemcisinin uzun süredir devam eden eylemleri mevcuttur. Direnişçilerin taleplerinin bizim de temel taleplerimiz olduğunu unutmamalı, Direnişleri sahiplenmeli ve büyütmeliyiz. Kapitalist sistemin çarkından nemalanmaya çalışan AKP iktidarı doğa, canlı, ekoloji, orman demeden sermaye merkezli çalışmalarını sürdürüyor. Türkiye’nin büyük bir bölümünde ve Kürdistan’da çıkan  orman yangınları sermaye odaklı ekolojik harabiyetlerin sonuçlarından bazılarıdır. Kürdistan’da çıkan yangınlara toplumun müdahalesine dahi izin verilmezken, Türkiye’de çıkan yangınlarla mücadele çok yetersiz kalmış olup 1 haftadan fazla bir süredir yeterli müdahale edilemeyip  doğanın, canlıların katline sebebiyet vermiş oldu. Yine aynı şekilde Van’da meydana gelen yaz ayındaki sel felaketi de ekolojik krizin geldiği noktayı göstermektedir.   AKP cinayetlerin primer sorumlusu   Sel sonrası evini, geçim kaynaklarını, yaşam koşullarını yitirmiş topluma oy verdiği parti hatırlatılarak imkan sağlanmaması da, çıkan yangınları uzaktan izlemekle yetinip oradaki insanlara çay fırlatıp toplumun zihniyle dalga geçenin de aynı sistemin ürünü olduğunu görmek gerekir. Çürümüş; topluma, doğaya, hayvanlara, ormanlara, dereye, tepeye bir bütünen bir avuç sermayedar kaymaklı tabaka dışında her şeye zarar veren kapitalist, sermaye odaklı, endüstriyel, ayrıştıran devletli sistem sürdürülemez noktaya gelmiş bulunmaktadır. Bu sisteme karşı mücadele etmenin en büyük ekolojik mücadelenin olmazsa olmazı olduğunu bilerek, mücadeleyi büyütmenin yaşamsal boyutta olduğunu görmek umuduyla.  Eril egemen sistemin tahakkümünü artırmak için fırsat bildiği covid sürecinde; daha da artan kadına yönelik şiddet, son günlerde de maalesef organize bir şekilde devam ediyor.  Kadın mücadelesinin birikimi olan İstanbul sözleşmesini bir günde fesheden, kadın katillerini koruyan AKP iktidarı bütün bu cinayetlerin primer sorumlusu konumundadır.   Ezîdî halkının direnişini selamlıyoruz   Yaşama enerji verecek bağları kopararak savaşa sürükleyen, ırkçı saldırıları tetikleyen, kadınların katline göz yuman hatta teşvik eden ataerkil tahakkümcü sistemin toplum tarafından kabulü kalmamış olup; bütün bunlara karşı toplumsal, kadın mücadelesini büyüterek cevap verilmesi gerekmektedir. Asıl olan kadınların kendi toplumsal sözleşmesini kendisinin yaratmasıdır. Şengal’de çetelere karşı savaş veren kadınların enerjisi ve ruhu ile bütün bu saldırılara karşı örgütlü kadın bilinciyle mücadele edilmesi gerekmektedir. Bu vesileyle Ezîdî halkımıza karşı geliştirilen 73. fermanda başta kadınlar olmak üzere katledilen halkımızı anıyor, buna karşı geliştirilen direnişi selamlıyoruz. Şengal’de kadın öncülüğünde geliştirilecek özyönetim yeni katliamlara karşı en büyük özsavunmadır. Gelişecek özyönetim her halkın olduğu gibi Ezîdî halkımızın da en yaşamsal ve meşru hakkı olduğunu da yineliyoruz.   Can kaybı 4 milyon 232 bin   Pandemi devam ediyor Temmuz sonu itibariyle vaka sayısı 200 milyona yaklaşırken can kaybı 4 milyon 232 binin üzerine çıktı. Türkiye’de 1 Temmuz itibariyle tekrar normalleşmeye geçildi, yeterli aşılama olmadan turizm ve ticaret kaygılarıyla atılan adımla tekrar vaka ölüm sayılarının artmasıyla sonuçlanıyor. Nisan haziran boyunca azalış trendine giren virüs temmuz ayında tekrar yükselişe girdi. Aşılamanın yetersiz oluşu, delta varyantının hızla yayılması ve artan toplumsal hareketlilikle vaka sayıları 45 binlere yükselerek bazı bölgelerde sağlık sistemini tıkayacak noktaya ulaşmış durumda.   Yoksul ülkelerde tek doz aşı bile yok   Salgınla mücadele de en etkili silahın aşı olduğu bilinen bir gerçekliktir. Ancak büyük ilaç şirketlerinin rekabet ve kar arayışı zengin ülkelerin aşı stoğu yapması aşının dünya halklarına adil ulaşımının önünde büyük engel teşkil etmektedir. Aşılar daha üretilmeden şirketlerle ön anlaşmalar yapıp nüfuslarından katbekat fazla aşıyı rezerve eden zengin ülkeler aşılamayı sürdürürken, yoksul ülkelerin çoğunda hala tek doz aşı bile yapılamadı. Üretilen Covid-19 aşısının yarıdan fazlasını dünya nüfusunun sadece yüzde 14’ünü oluşturan yüksek gelirli ülkeler satın aldılar. Sadece aşıyı geliştiren şirketlerin üretim kapasitesiyle dünyaya yeter sayı ve dozda aşı üretilmesi de mümkün görünmemektedir. Aşıda patent sözleşmeleri ucuz ve yaygın aşı üretimini engelliyor. Dünyanın çoğunluğu aşılanmadığı takdirde uzayan küresel salgın yeni varyantlarla insanlığı tehdit etmeye devam edecek. Ortaya çıkabilecek yeni varyantların ise mevcut aşıları işlevsiz bırakma durumu vardır.   Aşı insanlığın ortak malıdır   Bu durumda hiçbir ülke güvende olmayacak. Dünya halkları güvende olmadan hiç kimse güvende olamayacak. Pandeminin geldiği durum 'aşısızların pandemisi' olarak tanımlanmaktadır, yani aşı olmayanlar daha çok hastalanmakta  daha çok ölmektedir. Olaya ekonomik açıdan bakıldığında herkese aşı sağlanması için gereken para, COVID-19’un küresel ekonomik maliyetinin yüzde  0,59’unu oluşturuyor. Covid-19 aşısının sahibi sadece bu aşıyı geliştirenler değildir. Aşılar insanlığın ortak malıdır. Yılların biriktirdiği bilimsel bilginin, önceden geliştirilmiş aşılara ait birikimin, aşı geliştirme süreçlerinde büyük rolü vardır. Aşı üretiminde kullanılan bilgi birikiminin hemen tamamı, kamusal araştırma kurumlarında geliştirilmiştir.  Örneğin aşı üreten şirketler Ulusal Sağlık Enstitüsü’nün (NIH) geliştirdiği spike protein teknolojisini kullandı. Bu yüzden aşıda patentin kaldırılmasını talep ederken sadece fikri mülkiyet hakkından feragat edilmesini değil, aynı zamanda aşının arkasındaki bilgi ve teknolojinin ortak paylaşıma sunulması da gerekir.   Sağlık hakkı şirketlerin insafına terk edilemez   Sağlık hizmetlerinde temel öncelik halk sağlığı olmalıdır. Ancak şu an içinde bulunduğumuz tabloda, ne yazık ki halk sağlığının önünde kâr odaklı sağlık politikaları yer alıyor. Her gün yüzlerce insan aşı temin edilemediği ve eşit şekilde dağıtılamadığı için önlenebilir bir hastalıktan hayatını kaybediyor. Sağlık hakkı şirketlerin insafına terk edilemez. Patentler kaldırılmalı, aşılar tüm insanlığın ortak mirası olarak kabul edilmeli, aşıda adil ve eşit dağıtım sağlanmalıdır. Bu konuda uluslararası işbirlikleri gerçekleştirilmelidir. Ancak unutulmamalıdır ki neoliberal politikalardan vazgeçilmedikçe bütün bu öneriler geçici çözümler oluşturacaktır. Kürdistan’da ise aşılama oranında düşüklük olduğu bilinmektedir. Aşı tereddüdünün nedeni mevcut iktidar ve Kürdistan’da uyguladığı politikalardır. pandeminin başından bu yana şeffaf olmayan, gerçek verileri açıklamayan, toplum sağlığını  öncelemeyen yönetim tarzlarıyla toplumu ikna edememektedir. Bunlar yetemezmiş gibi demokratik kitle örgütlerini ve kurumları en başından itibaren sürecin dışında tutmuştur. Ayrıca yerel yönetimlere atanan kayyımlar aşı süreçlerine dahil olamamış çağrıları toplumda karşılık bulmamıştır.   Toplumsal örgütlenme   Eğer belediyelerde halkın kendi seçtiği yöneticiler olmuş olsaydı ne pandemi bu kadar yakıcı geçerdi nede aşılamada bu kadar geç kalınırdı. Kayyımlar ve diğer tüm anti-demokratik politikalar toplum sağlığını olumsuz yönde etkilemekte ve toplumun sağlık süreçlerine katılımının önünde engel oluşturmaktadır. Yine anadilde sağlık hizmet sunumunun yapılmaması da aşı tereddüdünün bir diğer nedenidir. Bu iktidara rağmen Kürdistan toplumu aşı olmalıdır, aşıya güvenmeli iktidara güvenmemelidir. Aşı toplumun öz savunmasıdır. Bu gerçeklikle toplum sağlığını düşünen  tüm demokratik kitle örgüt ve kurumların ortak hareket ederek toplumla buluşması gerekir. Kapitalist modernite ve devletli uygarlığın krizinin sağlıktaki olumsuz sonuçlarından olan pandemi gerçekliği yeni yaşam mücadelesinin ne kadar elzem olduğunu da ortaya koyuyor. Salgından korunmak ne kadar toplumsal bir örgütlenme ile başarılacaksa aşı olmak, aşıya ikna olmak da bir o kadar toplumsal örgütlenmeyle gelişecektir.”