Tutsak Mesil Demiralp tecridi anlatıyor: Zamana yayılmış ölüm cezası
- 09:28 10 Temmuz 2021
- Güncel
Melike Aydın - Rozerin Gültekin
İZMİR - Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nde bulunan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan Mesil Demiralp, 2005 yılında beri yavaş yavaş arttırılan tecridi anlatıyor. Mesil, düşmanca yaklaşımı kaldırılan ölüm cezasının yavaş yavaş uygulanması olarak değerlendiriyor.
Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile şu anda Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutsak bulunan Mesil Demiral, cezaevi koşullarını yakınlarına gönderdiği mektubunda anlattı. 1998 yılında tutuklanan ve müebbet hapis cezası verilen Mesil, temyiz başvurusundan sonra dosya bozulmak yerine ağırlaştırılmış müebbet cezasına çevrildi. Bingöl, Mardin cezaevlerinde kalan Mesil, daha sonraki süreçlerde ailesinin yaşadığı Bingöl Karlıova'dan binlerce kilometre uzakta olan Kırklareli, İstanbul, Antalya, Alanya şimdi de İzmir’de bulunan Şakran Kadın Kapalı Cezaevi’nde tutuluyor.
Adım adım örülen tecrit koşulları
Mektubunda ağırlaştırılmış müebbet koşullarını anlatan Mesil, 2005 yılından itibaren değiştirilen cezaevi koşullarının mimarisinden, sıcak suyun verilme saatine, telefon hakkının kullanılma şeklinden ziyaretçi görüşüne kadar hayatın cezaevlerinde nasıl ince ince düşünülmüş bir tecride dönüştüğünü anlatıyor. Mesil’in mektubunda yer alan şu cümlesi ağırlaştırılmış müebbet koşullarını özetler nitelikte: “Düşmanca bir kinle tek seferde ipini çekmek yerine zamana yayılmış bir idamı planlamak, ince ince detaylarını hazırlamak zaman isterdi nede olsa!”
Mektubunda cezaevi koşullarının tutsakları hasta eden koşullarının ayrıntılarını aktaran Mesil, bu süre boyunca verem geçirdiğini, mide rahatsızlığını, kaslarının zayıfladığını, omurilik sorunlarını, bel-boyun hastalıklarını ve hipotroite yakalandığı için ömür boyu ilaç kullanmak zorunda olduğunu, yakını görme sorunu ve alerjik astımının nüksettiğini dile getiriyor.
Mesil’in mektubunun tamamı şu şekilde:
“Bir kahkaha olacakken, kırık bir tebessüm gibi yüzümüzde kalan mutluluk gibi gelir hayat… Kelimeler kendini asacakken sevinç ile hüzün karşısında yetersiz ve mahsup kalır…
Hapisteyseniz, hele de hücredeyseniz, ama bir şekilde anlam gücünüzü bulmuş, dayanaklarınızı oluşturmaya başlamışsanız yukarıda özetlediğim gibi gelir hayat… Paylaşıp büyütemezseniz sevinci ya da hafifletemezseniz acıyı… Yalnızsınız ve tutunduğunuz bütün kelimeler eksik kalır. Ama o daracık mekanda bile içinizdeki anlam gücü, mücadele gerekçeleriniz bilenir, yüreğinize sığamayacak kadar büyür halkınızın sevgisi… Çocukların gözlerini hatırlarsanız içinizi bir çocukluk kaplar, her şey masum, her şey temiz… O masum bakışlarda, çocuk gülüşlerde arınır yüreğiniz… Sonra uyanan halkınız büyüyen mücadeleniz bir zafer mutlusu gibi umut büyür içimizde… İşte o vakit etrafınızdaki duvarlar, içinde tutulduğunuz hücre hüznünü yitirir.
Peki, bütün bunlar o kadar kolay mı? Elbette değil… 2009 yılında cezam Yargıtay’da onanınca hücreye alınmıştım. İmralı işkencesi yıllardır bir şekilde gündemimizde, dilimizdeydi belki ama itiraf etmek gerekirse ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum olmanın, tecritte olmanın ne olduğunu ancak hücreye alınınca yeni yeni idrak etmeye başlamıştım.
Bilgemizi hatırlamıştım
Hatırlıyorum da yoldaşlarımın yanından alınıp cezaevinin en dip köşesindeki hücreye götürüldüğümde koğuşla hücreler arasındaki koridorları yürümek ömrümün en uzun yolu gibi gelmişti. Nihayet vardığımda ise gürültüyle açılan kapıdan eşyalarımla birlikte içeriye tıkılmıştım. Evet, gerçekten tıkılmıştım çünkü pek de fazla olmayan eşyalarımla sığamamıştım. Son poşeti de içeri aldığımda adım atacak yer kalmamış üstüne kapatılan kapı koluma, bacağıma çarpmış itmişti beni. Günlerce o daracık yere sığmaya eşyaları sığdırmaya çalışırken neden sonra bunu zorlaştıran şeyin salt mimarı yapı olmadığını yüreğimi, yüreğimdekileri nereye nasıl sığdıracağımı bilememe hali olduğunu anlamış ve boğazımı düğümleyen ama zihnimi, yüreğimi açan sözleriyle sevgili bilgemizi hatırlamıştım. İlk esir alınıp ada hapishanesine götürüldüğünde bir halkı bir hücreye nasıl hapsederler diye düşündüğünü anlatmıştı savunmalarında… Yapmam, başarmam zaman almıştı ama sonunda halkıma yoldaşlarıma, mücadelemize ne kadar çok yer açarsam hücrenin darlığını da o oranda aşacağımı anlamış ve yaşamımı ona göre kurmuştum.
Yaşadıklarını güce dönüştürmek
Yine de kırılgan demlerdi, sözcükleri incitmeden ama aynı zamanda o kırılganlığın yoldaşların, ailelerin, dostların, yüreğine değmemesi için çelikten kelimelerle kendime bir savunma hakkı oluşturduğum bir dönemdi. Ah etmeyerek, zorlanmalarını yansıtmayarak kendim çözecektim. Çünkü koşullar sevdiklerimin elini, kolunu bağlayıp dururken hücredeki yalnızlığımı düşünüp üzülmelerini, duygusal yaklaşmalarını istemiyordum. Halende bir parça böyleyim ama o zaman gerçekten tecritte olmanın yarattığı fiziksel ve duygusal zorlanmaları hemen aşamıyordum. Bugün öyle değil… Yani sorunlar olabilir ama esas olan mücadeledir ve mücadelenin mekanlardan bağımsız olarak ilk önce ruhta vücut bulması gerekiyor yani insan acılardan, sevinçlerden geçer derin yalnızlıklardan geçer ve bunların hepsi yaşamın bir parçası. Bütün mesele kendini hayatta doğru konumlandırmak ve yaşadıklarını güce dönüştürmek…
Soğuk, karanlık, işsiz bile olsa insan yalnızlıklarından da geçebilir ve her şeye inat gülümseyebilir, çalışabilir, üretebilir, kendini değiştirip yenileyebilir…Geriye dönüp bakınca yüzümde bir tebessümle hatırlıyorum ama kıyısına hüzün konmuş bir tebessümle…
Bu koşullar anlatılmalıydı
2018 yılında zindanlarda tecride karşı başlatılan ve 2019’da da devam eden süresiz dönüşümsüz açlık grevleri binlerce kişinin katılımıyla yaygınlaştığında tecridi yeterince anlatamadığımızı düşündüm. Kendim de o süreçte hücre koşullarında 83 gün açlık grevinde kalmıştım. Bu süreç kendi açısından ruhsal, duyusal, düşünsel açıdan yenilenmeyi yaratan bir süreçti. Konuşup tartıştığımızda neye karşı, hangi koşullarda, nasıl direndiğimizi, bu koşulları bilmeyenlere yeterince anlatamadığımızı fark ediyorduk, anlatılmalıydı bu koşullar.
Sınırsız direniş
Belki 10 yılı aşkın süredir hücrede olmanın bir sonucu olarak koşulları kanıksadığımdan ya da aslında devletlerin sonsuz kininin, intikamcılığının sınırları karşısında kanıksamak yerine tutumunuz sınırsız zulme karşı sınırsız direniş, sınırsız kine, nefrete karşı sınırsız sevgi, dostluk, barış şeklinde formüle kavuştuğundan neyle karşı karşıya bırakılırsak bırakılalım bunun ardındaki zihniyeti anlamak ve buna karşı gücünü bilemek oluyor. Dolayısıyla günlük, anlık dayatılan zulmün ayrıntılarına boğulup ah etmek tercihimiz olmadı.
Ayrıca biz PKK-PAJK’lı tutsaklar Önderimize uygulanan dünyada eşi benzeri görülmemiş tecrit işkencesi karşısında kendi koşullarımızı gündemimize almayı düşünmedik bile. Kıyas kabul etmez koşullarda yaşayan Sayın Öcalan yıllardır ancak ısrarla sorulması ve halk tarafından da merak edilmesi sonucu İmralı yaşamına ve koşullarına dair çok sınırlı değinmelerde bulunurken o da tamamen çözümlenecek, direnmenin yol yöntemini öğreterek asla şikâyet eden ah eden bir yaklaşıma düşmemişken biz kendi koşullarımızda en azından dik durabilmeliydik…
Anlayışımız bu olunca da koşullarımızı yansıtmadık. Belki başlarda yoldaşlarımızı, ailemizi üzmemek, kaygılandırmamak adına da bunu yaptık. Ama esas olarak bir çoğumuz yıllar içerisinde dayatılan değil, dayatılana karşı nasıl direndiğimizin önemli olduğunu anladık ve bu temelde yaşarken de duvarları gündemimizden çıkardık. Günlük olarak yaşam ve çalışmalarımızı engelleyen dayatmalar karşısında yapmamız gerekeni yaptık ama gündemimizi onların belirlemesine müsaade etmedik…
Zindanlarda dayatılan tecrit
Lakin durup bakınca aslında zindanlarda dayatılan tecridin topluma dayatılan bir tecrit olduğunu, hücrelerden başlayarak dayatılan bu tecridin toplum tarafından anlaşılmasını sağlamak bu anlamda bir direniş hattı örmekte görevimiz. ‘Halkın inkarla, katliamla, tacizle, tecavüzle karşı karşıyayken ben sorunlarımı, koşullarımı gündemleştiririm’ yaklaşımının ahlaken değerli olduğunu kabul etsek de siyaseten bunun eksik bir yaklaşım olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Yakınarak, sızlanarak değil ama her koşulda tecridin her saniyesinin işkence olduğunu ve işkencenin insanlık suçu olduğunu da haykırmak gerekiyor. Belki o zaman ‘diğer zamanlarda bile bu boyuttaysa, İmralı’da kim bilir nasıldır?’ diye düşünülmesini dolayısıyla hem işkencenin boyutunun hem de İmralı koşullarında Sayın Öcalan’ın nasıl direndiğini ve bununla da kalmayıp sistemin çağımıza dayattığı sorunlara karşı geliştirdiği çözüm perspektifleriyle nasıl olabildiğinin de anlaşılmasını gücümüz oranında göstermiş oluruz.
Dediğim gibi belki biz yeterince tecridi anlatamadığımızdan ya da akıl almazlığından kaynaklı ailelerimiz, en yakınlarımız hatta bir iki koridor ötedeki koğuşlarda yaşayan yoldaşlarımızın bile hala uygulamayı anlamadığını sorulan sorulardan anlıyoruz. Örneğin yoldaşlar hala telefon, ziyaret, havalandırma kısıtlamalarını soruyorlar ya da dışarıdaki dostlar, aileler hücreden ne zaman çıkacağımızı savcılık izniyle ziyaretimize gelip gelemeyeceğini falan soruyorlar. Oysa bu yazının devamında da açıklayacağım gibi bırak dostlarla, arkadaşlarla görüş yapabilmek birinci derece akrabalarla sınırlandırıldığımız için üç yaşındaki yeğenimizin telefonda sesi duyulduğunda bile telefonlarımızı kesiyorlar. ‘Üç yaşındaki çocuk en fazla amca, dayı, teyze, hala diyebilir bunun sakıncası nasıl olabilir ki?’ diye düşünülebilir. Cevabımız tecridin zihniyetini anlamak gerektiği yönünde olacaktır. O halde gelin her adımı ince ince düşünülerek tasarlanmış ve yaşamın her anına kaydırılarak uygulanan bu ağırlaştırılmış müebbet koşullarına birlikte bakalım:
Türkiye’de idam cezasının kademeli olarak kaldırılmasının ardından 2005 yılına kadar bunun yerine geçecek cezanın ne olacağı infaz koşullarının nasıl olacağı belli değildi. 2005 yılında artık belirlenip uygulanmaya koyulduğunda düzenlemenin neden yaklaşık dört yıl sürdüğünü de anlamış olduk. Düşmanca bir kinle tek seferde ipini çekmek yerine zamana yayılmış bir idamı planlamak, ince ince detaylarını hazırlamak zaman isterdi nede olsa!
Hemen ve öncelikle şunu belirteyim 1999 yılı Şubat ayından başlayarak denizin ortasında bir ada hapishanesinde tek başına tecritte tutulan Sayın Öcalan’a uygulanan çok daha farklı, çok daha derin ve sistematik olduğundan sık sık vurguladığım gibi kıyaslanamazdır. O nedenle ben uygulamayı anakaradaki diğer hapishaneler boyutuyla anlatacağım.
Cezanız Yargıtay’da onanıp kararla ilgili yerlere gönderildikten kısa süre sonra bulunduğumuz cezaevinin idaresi bağlı bulunduğu Cumhuriyet Savcılığınca düzenlenmiş müddetnamenizi getirip verir ve şanslıysanız hazırlanmanız için birkaç gün değilseniz birkaç saat içinde sizi hücreye alacağını bildirir. Müddetname hüküm giydikten sonra her hükümlünün bilgilerinin, şartlı tahliye tarihlerinin ve benzeri bilgilerin işlendiği bir belgedir. ‘Normal’ ceza alanların şartlı tahliye tarihi hanesine bu tarih yazılır, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası olanlarınki ise aynı anlama gelen ‘ömür boyu’ yerine ‘ölünceye kadar’ ibaresi büyük büyük harflerle yazılır. Yani idama gidenlerin boynuna asılan tabelaların yerine bizim elimize ‘özenle’ hazırlanmış bu kağıtlar tutuşturulur. Devletin kinini bilen bizler buna da ‘eyvah erken ölürsek devlete borçlu gidecek’ diyerek gülüp geçeriz. Elbette insanın insana kininin bu boyutuna gülüp geçmek o kadar kolay değildir ama tam yoldaşlarından koparılacağın sıralarda bu yapılınca etkilenen yoldaşları rahatlatmanın, ‘biz devletin her yüzünü biliriz’ demenin en kestirme yoludur. Hem zaten kahkaha bir direnme biçimidir…
İkinci adım hücreye alınış anıdır; lazım olacak giysilerin, temizlik malzemesi, yatak-battaniye, bir sandalye varsa bir mini buzdolabı, su ısıtıcısı, birkaç tabak-kaşıktan ve kitaplardan ibarettir. Ama eşyaları aramaya doymazlar önce koğuş çıkışında sonra hücre girişinde ararlar ve iyice dağılmış eşyalarla hücreye girmeye çalışırsınız. Mimari yapı aşağı yukarı şöyledir; yaklaşık olarak dört metre yetmiş-seksen metre uzunluğunda iki buçuk- üç metre eninde bir dikdörtgen bir kutu düşünün, bu kutu girişte sol tarafta bölünmüş bir odacıklar şeklinde tuvalet, lavabo, duş yeri bulunur bu bölümün devamında da bir tarafı banyo duvarına öteki ucu havalandırma duvarına dayalı sabit bir ranza durur. Böylece dikdörtgen kutumuzun yarısından biraz fazlası uzunlamasına gitmiş geriye dar bir koridoru andıran hatta banyo kapısı açıldığında girişin kapandığı bir bölüm kalmış oluyor elinizde. Artık buraya buzdolabı, giysi dolabı, masa, mutfak eşyalarınızı doldurduğunuz küçük bir komedin vs. ne varsa sığdırmaya çalışırsanız. Hücreye girişte tam kapının karşısında tek kanadı açılabilen pencere bulunur ve bu pencere demir parmaklıklıdır. Havalandırmaya bakan bu pencere gün ışığı alır belki ama asla içeriye güneş girmez. Bu arada banyo ve ranzanın bulunduğu duvarın karşısında da yere sabitlenmiş giysi dolabı yanında da priz ve TV, anten kablosunun giriş yeri vardır. Dolap ve priz öyle sabitlenmiştir ki TV, buzdolabı, su ısıtıcısını isteseniz de başka yere koyamazsınız ve asla o daracık hücre rahat edeceğiniz, eşyalara çarpmadan hareket edebileceğiniz bir düzen getirmezsiniz. Eşyalarınızın az ya da çok olması bir şey değiştirmez. TV kablosunun uzunluğu idarenin ön gördüğü uzunlukta olmak zorunda hatta birçok cezaevinin üçlü priz kablosunun boyuna da standart getirdiğini ya da kablolu değil kablosuz prizi zorunlu kıldığını düşünürsek durum anlaşılır. Orta yere masa ve sandalyeyi koyup TV’ye bakar şekilde yerleştiremezsiniz çünkü sığmaz. Bu durumda sürekli boynunuzu çevirip TV’ye bakmak zorundasınız. Diğer seçenekte yatağa oturup masayı önünüze çekmenizdir ama yükseklikteki orantısızlık nedeniyle kısa sürede bel ağrısı demek olur yani yemek yerken, masaya oturup bir iş yaparken aynı anda TV seyredeyim derseniz ya boynunuzdan ya da belinizden feragat etmek zorundasınız. Dahası, buzdolabından bir şey almanız gerekirse ya da giysi dolabından, önce masayı yatağa doğru çekmeniz, sonra pencereyi kapatmanız gerekir çünkü pencere açıkken giysi dolabının önünü kapatır masa kullanıma açıksa buzdolabının önünü kapatır. Bunca yer darlığı varken, tüm taleplere rağmen idare TV’yi dolaba monte etmeyi ya da TV yerleştirecek bir raf ya da mutfak dolabı monte etmez. İçeride biraz yürümek spor yapmak ya da temizlik yapmak isterseniz masayı, sandalyeyi ranza altına yerleştirmekten başka çare olmayan leğenler, temizlik malzemesi, ayakkabılar, kantinden aldığınız haftalık içme suyu kolilerinin hepsini yatağın üstüne yığmanız gerekir. Kısacası, hücrede nerede oturup kalkmanızı, nasıl oturup kalkmanız gerektiğine siz değil, önceden planlanmış ‘düzeni’ dolayısıyla idare karar verir.
Diyelim ki bel veya boyun fıtığınız var ve bir tutulma yaşadınız, sadece sırt üstü pozisyonda kalıyor TV seyretmek dışında yapabileceğiniz hiçbir iş yoktur, kitabı bile uzun süre tutamayacak durumda olduğunuzdan okuyamıyorsunuz da… Bu durumda TV’nin sadece sesi duyamazsınız ama başınızı çevirip bakamazsınız. Ranza sabit, TV kablosu kısa olunca yerini değiştirme şansınızda yok. Tabi bu tip durumlarda tek derdiniz TV seyredemiyor olmak değildir ama onlara sonra değineceğim. Birde burada bir parantez açmak gerekiyor; erkeklerin kaldığı cezaevlerinde hücrelerinde yapısı, düzeni yukarıda anlattığım gibidir ama çok önemli bir fark vardır. Erkeklerin kaldığı cezaevlerinde bir kişilik üç ya da dört hücre aynı havalandırmaya bakar ve hücreden havalandırmaya açılan ikinci bir kapısı vardır hücrenin. Bu kapı günde sadece bir saat açılıyor bile olsa, siz havalandırmada yürürken içerinin yeterince havalandırılmasını sağlar, aynı anda havalandırmaya çıkarılıyorsanız kapılar açılır ve üç dört kişi birlikte vakit geçirir, yağmur yağarsa içeri geçebilir, üşürseniz içeri geçip üstünüze bir mont falan alabilir su, çay vs. ihtiyaçlarınızı karşılayabilir, tuvaleti kullanabilirsiniz aynı zamanda yatağınızı, yorganınızı çıkarıp havalandırabilir, çamaşır asabilir veya ortada duran eşyaları hemen kapının önüne koyup rahat rahat temizlik yapabilirsiniz.
Kadın cezaevlerinde ise bunların hiçbiri olmaz, çünkü oda değil, hücre cezasına tabisinizdir. Doktor onayı olmadan kimsenin alınmadığı, yasalar gereği doktor onayı olsa bile bir kişinin ara vermeden en fazla 20 gün tutulabileceği o hücrelerde bizler ömür boyu kalıyoruz. Hücrenin havalandırmaya açılan bir kapısı yoktur, hücrenin giriş kapısından üstünüz aranarak koridoru geçip, ara koridorları sapar ve nihayet havalandırmaya varırsınız. Kendinizle hücreden havalandırmaya bir şey götürmeniz her zaman sorun haline getirilir. Suyunuzu, sigaranızı, çayınızı, düzenli kullandığınız bir ilacınız varsa onu pencerenin önüne koyarsınız dışardan uzanıp alırsınız bunları. Bir tek havalandırmayı yıkamak için sürükleye sürükleye kovalarda su götürmenize ve yıkayıp leğende beklettiğiniz çamaşırlarınızı nispeten sorunsuz götürebilirsiniz. Nispeten diyorum çünkü onlarda didik didik aranır. Şunu da belirteyim; ağırlaştırılmış müebbet almış siyasi kadın tutsak sayısı az olduğundan, bir-iki cezaevinde yan yana hücrelerde olabiliyor ama birçok cezaevinde bir kişi oluyor bu tamamen yalnızlıktır ama böyleyken bile, senin dışında kimsenin çıkarılmadığı, yani kimseyle temas etme olanağı yokken bile, bu hücreden çıkarken veya dönerken aranmanın önünde engel değildir. Yani günde aslında iki kez bir tür fiziki tacize maruz kalırsınız… Ve tek kalıyorsanız, yani o cezaevinin o bölümünde başka aynı cezayi statüde kadın tutsak yoksa sizi o havalandırmaya bir saat bırakıp giderler. Saat doluncaya kadarda kimseye sesinizi duyuramazsınız. O havalandırmada bir acil butonu yoktur, tuvalet yoktur. Diyelim ki pencereye koyduğunuz astım ilacınız, ya da kalp- tansiyon ilacınızı o kriz anında almanız gerekti ama telaşla eliniz çarptı ve hücrenin içine düştü, ya da çıkarken pencereye koymayı unuttunuz ve içeride kaldı, bu durumda hayatta kalmanız tamamen talihinize kalmıştır. Nereden mi biliyorum? Anlatayım;
2009 yılında hücreye ilk alındığımda sanırım ikinci ayımdı ve ilacımı -astım-bir ucuna da su ısıtıcını koyduğum masanın üzerinde unutup havalandırmaya çıkmıştım. Daha havalandırmada 15 dakikam geçmiş geçmemiş astım krizim tutmuştu. Müthiş bir panik ve çaresizlik içerisinde pencereden masada uzanamadığım ilaca bakmış, sonra belki koridordan geçen bir gardiyan duyarda gelir diye havalandırma kapısını tekmelemeye başlamıştım. İşe yaramadı tabi. Olduğum yere çöküp sakinleşmeye, kriz hafifletmeye çalışırken duvarın dibinde duran çekpas görüp bir umut onu alıp pencereden içeri sokup masanın üstündeki her şeyin devrilmesine aldırmaksızın çekpası masanın ayağına takıp pencereye doğru çekip yakınlaştırmış ve bu şekilde masanın üstündeki ilacımı alıp krizden, hatta mutlak bir ölümden dönmüştüm. Pes etsem, soğukkanlı olmayı başarmazsam aşağı yukarı kırk dakika sonra birileri gelip beni görecekti… Evet, kadın olmanın birde böyle cezaevi hali var yani. Sana ceza verirler ama o cezaya uygun bir mimari oluşturmaya zahmet etmezler.
Hücrenin her anı işkencedir
Hücrenin her anı ince ince düşünülmüş, bir işkencedir. Zamana yaydırılmış yavaş bir ölümdür demiştim. Hücre mimarisiyle, yarattığı fiziki zorluklarla devam edelim; başlarken banyo, tuvalet, bulaşık, çamaşır… Hepsi aynı küçücük yerde görülür demiştim. Dümdüz açılan, hava sirkülasyonu sağlamayan ama açsan cereyandan, kapatsan havasızlıktan hasta penceresiyle daracık hücre her banyo- temizlik vakti yoğun bir nem ve buhar içinde kalır. Çamaşırı yıkarsın ama içeride kurutmak ya da ertesi gün havalandırmaya çıkarken götürüp asman gerekir. Her iki durumda da içerideki nem, havasızlık ve darlık bunaltır… Bir diğer yöntemde dikiş, nakış iplerinden uzunca bir örmek ya da idareyi ikna edebilmişsen uzun bir çamaşır ipi temin etmek ve havalandırmada pencerenin tam karşısına ipi geçirecek bir pencere ya da benzer bir şey varsa kendi penceren ve orası arasında ilkel bir telefelik sistemi kurup pencerenin parmaklıkları arsında zorda olsa çamaşırı geçirip her defasında kollarım morararak pencereden ipe asmaktır. Ama aniden yağmur yağar, çamaşırları toplamak istersin ama o daracık aralıktan tek tek çekip almak zordur ve çoğu zaman sen toplayıncaya kadar çoğu ıslanır. Islanmasından daha beteri ise asarken veya toplarken sık sık ipin kopması ve bütün gece o çamaşırların havalandırmada yerde kalmasıdır. Küçücük bir makara sistemi duvara monte edilse sürtünme azalacağından kopma olmaz, ya da bu tip bir durumda beş dakikalığına havalandırmaya çıkarılsan asma, toplama sorunu çözülecekken bu yapılmaz. Çünkü hücreye sorunlarını çözmek ya da azaltmak için değil, her anını işkenceye dönüştürmek için koymuşlardır seni. Banyo bölümüz orunlu olarak çok amaçlı kullanıldığından sağlık için bolca dezenfektan kullanırsın ama bu kez de egzama, alerjik tepkiler, cilt tahrişleri baş gösterir… Dişini fırçaladığın, elini yüzünü yıkadığın yerde bulaşık yıkıyorsan dezenfekte etmek zorundasın…
Diyalog kurmak zor
Mimari bir ayrıntı daha var ki, mutlaka değinmek gerekiyor. Cezaevlerinin tamamının da koğuş veya hücre fark etmeksizin tüm kapılarda baş hizasında bir cam mazgal vardır ve büyüklüğü standart bir mektup zarfı kadardır. Bir de bel hizasında açılıp kapanan metal bir mazgal vardır. Bununda büyüklüğü otuza on beş santim kadardır. Yemek, gazete, mektup, dilekçe, kantin vb. tüm alışverişler bu mazgaldan yapılır. Sayım, revire çıkma, avukat veya görüşe çıkma dışında koğuş kapısı sadece sayım ve aramalarda bir de kantinden aldığınız bir eşya mazgaldan geçemeyecek kadar büyükse kapılar açılır diğer işlerin hepsi o mazgaldan görülür. Kapıya gelen gardiyan aradaki statü farkını vurgulamak üzere ve mazgala geldiklerinde eğilip yüzünü göstermez siz eğilseniz bile yüzlerini görmeniz bir sorunu konuşmanız öyle zordur ki… Yani bir insanın yüzünü görmeden diyalog kurmak zordur zaten ama bir koğuş ortamında bu durumun fark edemediğim bir yönü daha vardır; koğuşta zatenbir çok insanla bir aradayken insan yüzü görmenin yoksunluğunu yaşamazsınız… Ama hücrede tek başına kaldığında, yani aynı ünitede başka kimsenin olmadığı bir cezaevindeyseniz, hele de aileniz, avukatınız sık gelemiyorlarsa görüşünüze, bazen aylarca sadece o mazgaldan insan eli görürsünüz sonra günde bir kez sizi havalandırmaya çıkarmak için gelip kapınızı açan gardiyanların ellerine bakıp mazgaldan gördüğünüz ellerin hangi yüze ait olduğunu anlamaya çalışmak bir oyuna dönüşür sizin için, ama odaklanamadığınız için yüzler, isimler aklınızda kalmaz…
Bütün bunlar ve daha bir çok ayrıntı hücrenin fiziki sorunlar yaratan boyutuyken, ikinci sırda infaz yasasının karşınıza çıkardığı sınırlar, yasaklar vardır.
Şöyle başlar özetle: ‘Hükümlü tek kişilik’ odada barındırılır, günde bir saat- iyi hal durumuna göre size uzatılabilir- havalandırmaya çıkıp spor yapma, hava alma hakkı vardır. 15 günde bir sadece birinci akrabaları ve vasisiyle yarım saatten az, bir saatten fazla olamamak kaydıyla tek tek görüşebilir. 15 günde bir birinci dereceden akrabalarıyla 10 dakika telefon görüşü yapabilir. Gösterdiği ‘gayrete’ göre aynı ünitede bulunduklarıyla beraber sınırlı olarak spora, sohbete çıkabilir, cezaevinin imkanları ve güvenlik şartlarına göre bir hobi kursundan faydalanabilir. Savcılık izniyle görüş yapamaz, sağlık nedeniyle bile olsa infazına ara verilemez, zorunlu hallerde tedavisi revirde veya kampüs sınırları içinde yapılamıyorsa gerekli güvenlik önlemleri altında bir devlet hastanesine sevk edilebilir…’
Akla ilk gelen bunlar olsa da benzer birkaç hak ve yasak daha vardır. Ama haklar asla tam uygulanmazken, keyfe göre yorumlanıp kısıtlanırken; yasaklar eksiksiz uygulanır. Yani haklar konusunda tamamen bulunduğun cezaevi yönetiminin keyfine kalırsın… Örneğin kimi cezaevi aynı ünitede kalanlara birlikte spora, sohbete, havalandırmaya veya hobi kurslarına çıkma hakkı tanıdığı gibi havalandırma süresini beş-altı saate kadar uzatırken, bazı cezaevleri bunların hiçbirini yapmaz… Bazı cezaevlerinde mesai saatleri içinde olması kaydıyla sadece bir saat bile olsa o bir saati istediğin zaman kullanma olanağı tanır, kimi cezaevlerinde ise belirlenen sabit bir saat vardır ve o saatte hastaysan, banyo yapma zorunluluğu doğmuşsa ya da yoğun yağış gibi bir nedenle çıkamadıysanız günün kalanında seni çıkarmazlar, hakkını kaybetmişsindir! Normalde 23 saat hücredeyken o gün 24 saatin tamamı hücrede geçer.
Yargıtay’ın kanun yararına bozma kararına rağmen birçok cezaevi idaresi aile üyeleriyle tek tek görüştürülme uygulamasında ısrar eder. Ailenden üç kişi görüşüne gelmişse 45 dakikalık görüş süresini gelenler arasına paylaşmak zorundasın ve aylarca bazen yıllarca görmediğin annen, kardeşlerin, baban, çocukların otobüsle 30 saat süren yolu gelip 15 dakika görüşüp döner herhangi bir sebeple belirlenen görüş saatine geç kalmışsa değil 30 saat üç günlük yoldan gelmiş olsalar bile görüşe alınmazlar… Sen görüş belirleyip gelememeleri karşısında başlarına bir şey geldiği düşüncesiyle kurarken, ailen kapıdakileri ikna edip bir- iki parça eşya ya da para yatırmışsa adına o zaman iyi olduklarını anlayıp rahatlarken bir yanın onca yolu maddi- manevi zorlukları aşıp gelen ama görüşemeyen ailenin ruh haline takılır… Para ya da eşya yatırılmamışsa ancak 15 günde bir yapılan telefon görüşüne kadar merak içinde kalmaya devam edersin…
Paylaşımı yaşama şansınız yok
Telefonda ayrı bir derttir aslında. Sadece birinci dereceden akrabalarla konuşma hakkın vardır. Ablanı, abini, arar konuşursun, çocukları ya da eşleri telefonu alıp sadece bir merhaba deyip hal hatır sormaya kalktığında telefon anında kesilir. Annenizin kucağındaki üç yaşındaki yeğeniniz bile sadece teyze, hala, dayı, amca, diyebiliyorken o çocuk sesi bile yasaklı. İkinci derece akraba sayıldığından telefonun kesilir yani sen ailenin sesinden, görüntüsünden mahrumsundur. Yeğenler doğar, büyür ama sen onlar için sadece fotoğraftaki bir yüzsün. Bu arada fotoğraf demişken görüşe aile bireyleri tek tek alındığı için asla üç kişilik bir görüş günü fotoğrafın olmaz, dahası evliyseniz çocuğunuzun anne babasıyla aynı karede yer aldığı bir fotoğrafı olmaz. Her birinin sırası geldiğinde görüşe girer, örneğin üç kişi gelmişse her biri 15 dakika görüşebilen bu aile üyelerinin o kısacık zamanından kısıp birde görevli memur hazırsa fotoğraf çektirirsin her biriyle ayrı ayrı… Şunu da ekliyeyim görüş yerinin dışında bir bekleme yerinde sırasını bekleyen görüşçülerinizin değişimi esnasında geçen sürede ziyaretinizden kesilir. Çünkü tek ziyaretçisi olan da üç ziyaretçisi olanında görüş saati birlikte başlar ve değişim esnasında beklemekle geçen sürenizde dahildir ve 45 dakika dolunca ziyaret sona erer kaç dakika görüş yapabildiğinizin bir önemi olmaz… Yani aslında ziyaretçinizle sadece sarılıp hal hatır sorabildiğiniz bir görüşmedir bu. Bir insanla sağlıklı bir ilişki, paylaşım için bir saat bile yetmezken, bizler ailelerimizden uzak cezaevlerine sürgün edilip, ailenin maddi koşullarının yılda bir-iki kez sizi görmeye gelmesine izin verdiği bu durumda yılda bir- iki kez ve her birini 10-15 dakika görebilmiş oluyorsunuz. Yani asla aile olmanın bütünlüğünü, paylaşımını yaşama şansınız yoktur.
Ağırlaştırılmış müebbettin belki de en zor, en dayanılması güç ve en insanlık dışı yanı ailenizin de cezanıza ortak ediliyor olmasıdır. Çünkü bu haliyle ailede cezalandırılmış oluyor. Sözde kanunlar cezanın şahsiliğini temin ediyor ama öyle değildir…
Sohbeti tamamlama
Koşulları anlatırken kısa değinmelerle havalandırma koşullarına vurgu yapmıştım. Erkeklerin hücre kapıları aynı anda açılır ve aynı ünitede kalanlar birlikte çıkar ama kadın cezaevlerinin mimarisi nedeniyle koridorları aşıp oraya varırsın ve tek başına bir saat çıkarılsın. Aynı havalandırmaya açılan kapıları yoktur hücrelerinin ama yan yana olan hücrelerin pencereleri aynı havalandırmaya bakar. Ayrıca bir saatlik o sürede birlikte çıkarılmanız önünde engel yoktur ama yine de tek tek çıkarılırsınız. Şakran gibi sürgün ve pilot uygulamaların yeri olan cezaevlerinde durum daha da vahimdir. Yan hücrelerde başka hükümlülerde vardır ama onlarla birlikte sohbete, spora, havalandırmaya veya kursa çıkarılmazsınız. Dolaysıyla bir insanla konuşmanın, parmaklıklar ardından da olsa yüz yüze gelmenin tek imkanı o bir saatlik havalandırmadır. Kimi günler sohbet ihtiyacın ağır basar ve o tek saatte bir adım bile yürüyemeden sohbetinde en koyu yerinde kesilerek hücreye geri gelmek zorunda kalırsın. Yani bir saat ne arkadaşının penceresinin dibinde durup bir sohbeti tamamlamaya yeter ne de yürümene…
Hakkın sınırlandırılması
Ayda bir kez kapalı bir salona spor için çıkarmak isterler sizi ama bu kapalı salonda sadece tek başına oynanmayan masa tenisi vardır yine de tek başına çıkman istenir. Hadi açık bir salon olsa en azından güneş almış olurum diye düşünür o bir saatlik kapalı salonu anlamsız bulup çıkmazsın. Bu durumda gönüllük esasına dayalı bu ‘spor’ etkinliğine katılmayışınız ‘iyileştirme’ programına katılmama olarak örneğin uzatılması ‘gayrete’ bağlanmış havalandırma sürenizin uzatılmasının resmi gerekçesi haline gelir ya da hobi olarak kursu verilen iğne oyasının hiç ilgi ve beceri alanınıza girmemesi ve yakını görme sorunu olan biri olarak bu kursa katılmayışınız da havalandırma sürenizin uzatılmamasının gerekçesi yapılır. Kısacası tercih hakkınız yoktur ya da vardır ama idarelerin tercihiyle uyuşmuyorsa bu en temel hak olan hava alma hakkınızın sınırlandırılmasının gerekçesi olur.
Yani özetle; ne zaman banyo yapacağın, hava alacağın, yemek yiyeceğin, uyuyacağın senin iraden dışında belirlenir. Hatta günlük gazetenin ne zaman okuyacağın, ne zaman mektup alıp vereceğin aklınıza gelebilecek her şeye bir müdahale vardır ve son bu daracık mekanda kendi zamanını, mekanını, oluşturmaya, biraz olsun kendin kalmaya, iradeni korumaya çabalarda çabalarsın… Çünkü sana dayatılan düşünmeden, üretmeden, hiçbir şeye kendin karar vermeden ‘yaşamandır’ ve bunun dışına çıkıp ruhunu tek parça tutabilmek çaba ister.
Dışarıdaki ya da hücrede olmayan birine bir şeye örneğin mektup yazmaya ya da başka bir şeye zamanın olmadığını söylediğinde şaşırır ama gerçek bu, çünkü sürekli sana dayatılan zaman ve mekanla boğuşup aynı zamanda kendi zamanını, mekanını kurabilmek çabası başlı başına meseledir…
Hücre yalnızlıktır
Hücre yalnızlıktır. Siyasi tutsakların anlam oluşturma becerisi, zindana yaklaşımı ve bu cezalandırmanın ardındaki zihniyeti anlıyor olmaları, anlamakla kalmayıp buna karşı okuyarak, yazarak, üreterek direniyor olması bu yalnızlığı bir parça kırıyor belki ama yine de ortada büyük ve çırılçıplak bir insani yalnızlık vardır.
Zihin istenmemiş bilgileri kaydetmekte zorlanır
Mesela sabah uyandığımızda yanımızda birileri varsa daha günaydın demeden ‘gece bir rüya gördüm’ deyip rüyanızı anlatmak neredeyse tarihle yaşıt, dilin icadıyla yaşıt bir alışkanlıktır ya da aynı şekilde, size bir faydası yoktur ama bir yeriniz ağrıyorsa etrafınızdakilere başım falan ağrıyor dersiniz… Telefona, görüşe çıkar, bir haber alırsınız, hücreye dönersiniz bunu paylaşacak kimse yoktur. Kitap okursunuz, yeni bilgiler yığılır zihninize, kalıcı kılacağınız, tartışıp paylaşacağınız yorumlar geliştirebileceğiniz birileri yoktur yanınızda aynı zamanda bu bilgiyi daha da derinleştirebileceğiniz kadar kitapta olmaz elinizde. Zihin istenmemiş bilgileri kaydetmekte zorlanır ve zaman içinde kendinize güveninizi zedeleyen hafıza sorunları, konuşma becerisinde azalma, kendi sesinize yabancılaşma hali başlar. Birkaç ayda ya da birkaç yılda bu hemen gelişmez belki, ama halihazırda ağırlaştırılmış müebbet almış hükümlülerin en az yüzde yetmişi 15-20 yıldan fazladır cezaevinde olan ve bu yılların yarısı kadardır hücrede de olan insanlardır…
Hücrede hastalanırsınız kolunuzu kaldıramayacak duruma geldiğiniz anlar olur ama yanınızda size bir bardak su verecek kimse yoktur. Beliniz tutulur, çamaşırınız günlerce suda kalır, bileğiniz burkulur su şişesini açmak dünyanın en zor işi haline gelir. Bir arkadaşın ağrıyan beline merhem süremediğini, kendi belinin dünyanın en uzak, en ulaşılmaz yeri haline geldiği anları esprili bir dille anlatmıştı mektuplarında…
Yalnızsınız
Hücredeyseniz mesai saatleri içinde banyo yapmak işkencedir ama yine de sıcak su genelde cezaevinin en hareketli olduğu saatlerde verilir. Yalnızsınız ve banyodayken mazgal açıp yemek dağıtılabilir, kantin gelebilir, pasta, gazete, avukat görüşü, çöp toplama, rutin arama… Liste uzar böyle ve koğuştayken biri banyodayken bu işlere bakacak başkaları vardır, ama yalnızsanız banyo kapısını aralık bırakılır, kulağınız mazgalda yarışır gibi banyo yaparsınız… Ya da ılınmış su ile banyo yapmayı göze alıp banyoya doldurduğunuz suyu mesai saatleri dışında genelde artık sayım, kahvaltı, ekmek vs. dağıtımının olmadığı akşam saatlerinde banyo yaparsın. Kimi cezaevinde akşamları bir-iki saat sıcak su verilerek bu sorun çözülür ama birçok cezaevinde hala haftada bir- iki kez gün içinde ve birkaç saat su verme uygulanması devam ediyor.
Hayalleriniz, heyecanınız, tutkunuz körelir
Yani ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü olmak demek zamanla konuşma, düşünme, hissetme, yetkilerinin köreltmeye çalışıldığı, her şeyin ritmini yitirdiği, sürekli dar mekanda yakın mesafe görüş alanı nedeniyle görme kaybının, odaklanma sorunlarının, hareketsizlikten kas, damar, eklem sorunlarıyla, havasızlığın ve nemin doğurduğu solunum sorunlarıyla cebelleştiğin ve istemediğin kadar çok kendinle baş başayken ruhen, bedenen yaşadığın gerilemenin ana en farkında olmanızdır. Bunun psikolojik, duygusal çöküşler ya da panik ataklar doğuran sonuçları olabiliyor. Hayalleriniz, heyecanınız, tutkunuz körelir…
Yarım bırakmışlık…
Her gün yeniden yeniden yaşama gerekçelerinizi oluşturmak zorundasınızdır… İnsan sosyal bir varlıktı ve toplumsallığıyla varlığı anlam kazanır ama ağırlaştırılmış müebbet hükümlüsü olmak demek bunun elinizden alınması ve yarım bırakmışlık demektir…
Tüm bunlara karşı inancımızla, mücadele gerekçelerimizle, anlam arayışlarımızla, amaçlı, hedefli yaşamımızla direniyoruz.
İnisiyatif sizdedir
Elinizden alınan ne varsa yerine bir şeyler koyacak kadar güçlü, zengin bir maneviyatınız olmak zorunda… Dayatılan büyük anlamsızlaştırmaya karşı anlam arayışınız, amaçlı, hedefli bir yaşamınız, her gün daha da bilinen mücadele gerekçeleriniz olmak zorunda… En önemlisi de kim olduğunuzu, sizi neden o hücreye koyduklarını aklınızdan çıkarmamanız gerekir ki tutulduğunuz yer canlı canlı gömüldüğünüz bir mezar değil, tüm gücünüzle mücadele ettiğiniz bir mevzi, bir siper olsun… Hücreyi bir mezar değil, mevzi haline getirirseniz inisiyatif sizdedir…
Halkından koparılmış olabilirsin, sen halkının içinde değilsindir ama halkın senin yüreğindeyse tamamdır.
Doğaya varamıyorsundur, yüreğini dağlaştırırsın… Denize varamıyorsundur ama yüreğin bir okyanus serinliği, enginliği olur… Sevdiklerin, yoldaşların mücadelenin en sıcak mevzisinde, tetik ucundadır, bulunduğun yerde bir mevzi olduğunu hatırlar, onlara layık dik bir duruş ve yaşam kurarsın…
Kendimizi onarmaya gayret edebiliriz
Evet bilhassa biz siyasi tutsaklar dayatılan bu tecrit işkencesine tüm gücümüzle ve görkemle direniyor, karşı koymaya çabalıyor, önemli oranda da başarıyoruz. Ve evet, biz de yaratılana değil o dayatılana nasıl mücadele etmemiz gerektiğine odaklıyız… Ama yine de dayatılan bu tecridin işkence olduğu, insanlık dışı olduğu gerçeğini değiştirmez… Ruhumuzdan aldıklarının yerine bir şeyler koyabilir, onarmaya kendimizi her gün yeniden yeniden yapılandırmaya gayret edebiliriz ama bu koşulların bedenimizde yarattığı hasarın onarımı o kadar kolay değil.
Her tutsak sorunlarla boğuşuyor
Ben 1999’dan beridir cezaevindeyim ve 2009 yılında beridir de hücredeyim. Zindanda geçen bu yıllarda mide rahatsızlığım başladı ve beslenebilmek için mide koruyucu ilaca bağlıyım, verem-akciğer geçirdim, kaslarım zayıfladığı için omurilik sorunları bel-boyun başladı ve hipotroite yakalandığım için ömür boyu ilaç kullanmak zorundayım. Yakını görme sorunum ve alerjik astımım var. Yeterince hava, güneş alamamanın yarattığı daha birçok sorunla sadece ben değil bu kadar uzun zamandır içerde olan her tutsak boğuşuyor…
Hücreye giren herkes önce kendi benliğinde bir dağılma yaşar, zamanla her gün parça parça bir araya getirerek kendini yeniden yapılandırır ve bir daha dağılmamak için yapması gerekeni yapar… Ama herkes bunu yapamayabiliyor da. Nitekim uzun yıllar hücrede kalıp ruhsal bir dağılmaya çeşitli psikolojik sorunlarla boğuşan insan sayısı az değil…
Dediğim gibi, biz nasıl ve ne kadar güçlü direnirsek direnelim, bu yine de tecridin diri diri gömülmek olduğu gerçeğini değiştirmez.”







