Toplumsal çöküşte çocuk kalabilmek!
- 09:12 17 Nisan 2026
- Kadının Kaleminden
“Çocuklar yalan söyleyemez; asıl ihtiyaçları boş vaatler değil, yaşanabilir ve adil bir gelecek hissidir.”
Beritan Elyakut
Çocuklar yalan söyleyemez; bu, öğrenilen bir durumdur. Ve en önemlisi, bu çocuklara bir gelecek hissi vermek gerekiyor. Gerçek bir gelecek. Sadece “oku, kurtul” gibi boş bir vaat değil; yaşanabilir, adil, nefes alınabilir bir hayat ihtimali.
İnsan bazen durup şunu soruyor: Bir çocuk ne zaman çocuk olmaktan çıktı? Ne zamandan beri oyun oynaması gereken elleri bir silaha uzandı? Bu soruların cevabı tek bir günde, tek bir olayda saklı değil elbet. Bu, uzun yıllardır biriken bir durum. Yavaş yavaş, fark edilmeden, neredeyse normalleşerek büyüyen bir karanlık olarak karşımızda duruyor. Bugün yaşananlar “aniden” gelişmedi. Yirmi yılı aşkın bir süredir bu ülkenin diline bir sertlik yerleşti. Televizyonu açıyorsun; bağıranlar, öfkeyle konuşanlar, düşmanlık üretenler… Sosyal medyada herkes bir diğerine karşı, herkes bir diğerini alt etmeye çalışıyor. Güçlü olanın haklı sayıldığı, merhametin ise neredeyse alay konusu edildiği bir düzende yaşamaya çalışıyoruz. İşte çocuklar da büyüklerin yarattığı bu dünyada bu havayı soluyor.
Siyasetle yürütülen eğitim çarkı
Siyaset de bundan bağımsız değil elbette. Yıllardır eğitim konuşuluyor ama eğitim dediğimiz şey sadece müfredat değil ki. Bir çocuğun kendini güvende hissetmesi, eşit hissetmesi, değerli hissetmesi bunlardan sadece birkaçı. Bunlar yoksa matematik öğretmenin ya da tarih anlatmanın ne anlamı var? Okul dediğimiz yer, sadece bilgi verilen değil, hayata tutunmanın öğrenildiği bir yer olmalı. Ama çoğu çocuk için okul artık sadece geçilmesi gereken bir eşik, hatta bazen kaçılması gereken bir yer olarak görülüyor.
Ekonomik sıkıntılar da işin başka bir boyutu. Evdeki huzursuzluk, geçim derdi, geleceğe dair belirsizlik… Bunlar yetişkinleri yoruyor, evet; ama en sessiz yükü çocuklar taşıyor. Kimse o kurdukları koca dünyalarında fark etmiyor belki ama o çocuk her şeyi hissediyor. Gerginliği, umutsuzluğu, çaresizliği… Ve bunları nereye koyacağını bilemiyor.
Alıştıklarımız karşısında çocuk kırılmaları
Nedense şiddet artık şaşırtmıyor da. Bu belki de en korkutucu olanı. Bir haber daha, bir olay daha… Kısa bir üzüntü, birkaç cümle, sonra hayat devam ediyor. Ama o olayın içindeki çocuk için hayat orada bitiyor ya da tamamen değişiyor. Bizim alıştığımız şey, onların kırılma anı oluyor. Bütün bunların ortasında bir çocuğun “çocuk kalabilmesi” neredeyse bir direniş haline geliyor. Çünkü sistem ona sürekli başka bir şey söylüyor: “Sert ol, güçlü ol, bastır, sus ya da patla.”
Birbirimizi tehdit olarak görmekten vazgeçebilmek!
Peki, bunca kargaşanın, gücün, sistemin karşısında ne yapacağız? Önce şu dili değiştirmek gerekiyor: yukarıdan aşağıya akan o sert, dışlayıcı, kutuplaştırıcı dili. Bu sadece yetişkinleri değil, çocukları da zehirliyor. Bir ülkede insanlar birbirini sürekli tehdit gibi görüyorsa, çocuklar da dünyayı güvenli bir yer olarak görmeyi bırakır. Okulları yeniden düşünmek gerekiyor. Sadece sınav başarısı üzerinden değil, çocukların ruh sağlığı üzerinden. Her okulda gerçekten çalışan, ulaşılabilir psikolojik destek mekanizmaları olmalı. Bir çocuk “Ben iyi değilim” dediğinde bunu duyacak birileri olmalı.
Popülizm etkisindeki medyanın zehri
Medya da biraz durup kendine bakmalı. Medya derken bunu kişilerden bağımsız ele almamak gerekiyor. Dersim’de 6 yıl önce katledilen Gülistan Doku olayı, bugün yeni yeni birilerinin gündemine aldığı ve yeniden parlattığı o dava var ya; işte bu dava özelinde bir örnek vermek gerektiğini düşünüyorum. Medya ve medya çalışanlarının derdi, katilleri açığa çıkarmaktan öte, kendini parlatma, kendi basın yayın kuruluşunu öne çıkarma olmuş. Öyle ki kişilerin “Bugün sizlerle önemli şeyler paylaşacağız” türündeki paylaşımlarını ertesi güne kadar bekler olduk. Oysa medyanın asıl işi, ele geçirdiği delilleri tüm gerçekliğiyle bir anda kamuoyuyla paylaşmak iken, tam tersi bir takip kasma derdine dönüşmüş durumda. Her şeyi bir gösteriye çevirmek zorunda değiliz. Şiddeti parlatmadan da haber yapılabilir. Hatta basın olarak en önemli sorumluluğumuz budur.
Salt haber üzerinden medyayı ele almak ve meseleyi yalnızca ona bağlamak da hatalı bir bakış açısı olur. Medyada bugün onlarca dizi, mafyayı, gücü, fuhşu, uyuşturucuyu ve en önemlisi karakterli olma bilincini yok edecek biçimde özendirici içeriklerle dolup taşıyor. Çocuklar, gençler bu dizileri izleyerek kendilerine bir yol çizer hale geldi. RTÜK her yerde ama hiçbir yerde dediğimiz süreçlerden geçiyoruz.
“Oku, kurtul” edebiyatını bırakmak!
Ben de bir anneyim ve bunun gerekliliğini yerine getirecek gücü bazen kendimde dahi bulamıyorum. Kimse mükemmel değil ama en azından şunu yapabiliriz: Dinlemek, gerçekten dinlemek. Çocuklarımızın anlattığını küçümsemeden, “Geçer”, “Abartıyorsun” demeden dinleyebilmek. Çocuklar yalan söyleyemez; bu, öğrenilen bir durumdur. Ve en önemlisi, bu çocuklara bir gelecek hissi vermek gerekiyor. Gerçek bir gelecek. Sadece “oku, kurtul” gibi boş bir vaat değil; yaşanabilir, adil, nefes alınabilir bir hayat ihtimali. Çünkü umudu olmayan bir çocuğun kaybedecek bir şeyi de olmuyor. Belki de mesele tam olarak burada: Bir çocuğun kaybedecek bir şeyi kalmadığında, toplum zaten çok şey kaybetmiş oluyor.
“Çocuk kalabilmek” bugün artık masum bir durum değil, neredeyse politik bir talep. Ve eğer biz bu talebi duyamazsak, yarın duyacağımız şey çok daha ağır olacak.







