‘Erkek aklın nükleer programlarına karşı küresel direniş örülmeli’

  • 09:05 1 Temmuz 2026
  • Ekoloji
Melike Aydın
 
İSTANBUL - Nükleer silahlanmanın iktidar anlayışının en görünür araçlarından biri olduğunu belirten Pınar Demircan, ataerkil kapitalist akla karşı yaşamı, ekolojik onarımı ve dayanışmayı merkezine alan güçlü bir direnişin örülmesi gerektiğinin altını çizdi.
 
Nükleer silahlanma, İsrail ile İran arasında tırmanan gerilimle birlikte yeniden dünya gündeminin en önemli başlıklarından biri oldu. Güvenlik ve caydırıcılık gerekçesiyle savunulan nükleer programlar, savaşların yaratacağı ekolojik tahribat, halk sağlığına yönelik tehditler ve bölgesel güvenlik riskleri açısından da tartışılıyor. 
 
Nükleer Karşıtı Platform üyesi Pınar Demircan, nükleer silahlanma, ekolojik yıkım, militarizm ve kadınların barış mücadelesi üzerine değerlendirmelerde bulundu.
 
Ortadoğu'da yaşanan gerilimin nükleer programlar üzerinden okunmasının eksik kalacağını dile getiren Pınar Demircan, savaş politikalarının tarih boyunca farklı gerekçelerle meşrulaştırıldığını söyledi. Pınar Demircan, "İran'ın nükleer programı olmasaydı başka bir gerekçe bulunacaktı. Burada problem olarak görmemiz gereken şey, savaşın eldeki araçlar üzerinden kurulmasıdır. Nükleer program da bu araçlardan biri haline geliyor. Devletler bunu bir güç ve caydırıcılık göstergesi olarak kullanıyor. ABD ve İsrail'in oluşturduğu blok karşısında İran'ın da Rusya ve Çin'le birlikte konumlandığı bir denklem görüyoruz. Dolayısıyla nükleer kapasite sahibi olmak yalnızca enerji ya da güvenlik meselesi değil, aynı zamanda bir gövde gösterisi anlamına geliyor" diye belirtti.
 
‘Nükleer silahlar caydırıcılığı sağlamıyor, tehdidi büyütüyor’
 
Nükleer silahların varlığının dünyayı daha güvenli hale getirmediğini, aksine mevcut tehditleri daha da büyüttüğünü söyleyen Pınar Demircan, "Bugün nükleer silahlar caydırıcılık adı altında savunuluyor ama gerçekte tehditleri azaltmıyor, büyütüyor. Çünkü karşı tarafta da aynı mantıkla hareket eden başka güçler ortaya çıkıyor. Sonuçta bütün toplumlar daha büyük bir riskin içine sürüklenmiş oluyor" dedi.
 
‘Nükleer santrallerin varlığı bile savaşı nükleer nükleerleştiriyor’
 
Nükleer tehlikenin silahlarla sınırlı olmadığını, savaş koşullarında nükleer tesislerin de hedef haline geldiğine dikkat çeken Pınar Demircan, "Bir savaşın nükleer hale gelmesi için mutlaka nükleer silah kullanılması gerekmiyor. Nükleer santrallerin ve nükleer tesislerin varlığı bile o savaşı nükleer bir boyuta taşıyabiliyor. Çünkü bu tesisler savaşlarda hedef alınabiliyor. Bugün Akkuyu'nun inşa edildiği bir ülkede yaşıyoruz. Dolayısıyla nükleer santral sahibi olmanın gerçekten bir güvenlik sağlayıp sağlamadığını sormamız gerekiyor" diye kaydetti.
 
‘Nükleer santral sahibi olan devletler modeli’
 
Nükleer santrallerin giderek bir güç sembolüne dönüştürüldüğünü, bunun da birçok ülkede teşvik edilen bir anlayış haline geldiğini ifade eden Pınar Demircan, "Bir model yaratıldı. Nükleer santral sahibi olmak sanki gelişmişlik ya da güç göstergesiymiş gibi sunuluyor. Oysa beraberinde getirdiği riskler çoğu zaman konuşulmuyor" dedi.
 
Nükleer silahlar için milyarlar, halklar için yoksulluk
 
Nükleer silahlanmaya ayrılan bütçelerin ulaştığı boyutun devletlerin önceliklerini gösterdiğini kaydeden Pınar Demircan, ICAN'ın (Nükleer Silahları Kaldırma Kampanyası'nın) 2025 raporuna göre nükleer silahlara yapılan harcamaların bir yıl içerisinde yüzde 19 artarak 118 milyar 800 milyon dolara ulaştığını hatırlattı. Bu kaynağın toplumların ihtiyaçları yerine militarizme aktarıldığını söyleyen Pınar Demircan, "Nükleer silahlanmaya ayrılan bütçenin yalnızca bir günlük kısmıyla binlerce insana temiz su sağlamak, milyonlarca insanın gıda ihtiyacını karşılamak mümkün. Ama tercih edilen şey yaşam değil, silahlanma oluyor" şeklinde dile getirdi.
 
‘Doğanın ve toplumun kontrol edilme aracı oluyor’
 
Savaş politikalarının doğayı ve toplumu birer cepheye dönüştürdüğünü ifade eden Pınar Demircan, nükleer silahların devletçi ve hiyerarşik düzenin en sert araçlarından biri olduğunu dile getirdi. Pınar Demircan, "Burada yalnızca bir silahlanma yarışı görmüyoruz. Aynı zamanda doğanın ve toplumun kontrol altına alınmasını görüyoruz. Nükleer silahlar devletin ve hiyerarşinin yeniden üretildiği en güçlü hegemonya araçlarından biri haline geliyor" sözlerine yer verdi.
 
Hiroşima ve Nagasaki eril aklın en yıkıcı yüzü
 
Nükleer silahlanmanın tarihine bakıldığında erkek egemen zihniyetin izlerinin açıkça görüldüğüne işaret eden Pınar Demircan, kullanılan dilin bile bunu ortaya koyduğunu dile getirdi. İlk atom bombası denemelerinden Hiroşima ve Nagasaki'ye kadar uzanan sürecin yalnızca askeri bir tarih olarak okunamayacağını söyledi. Pınar Demircan, “Trinity testi adını İncil'den alıyor. Üstelik ilk denemeler yerli halkların kutsal topraklarında gerçekleştiriliyor. Hiroşima'ya atılan bombanın adına baktığımızda 'Küçük Çocuk', Nagasaki'ye atılan bombanın adına baktığımızda ise 'Şişman Adam' ifadesini görüyoruz. Yüz binlerce insanın ölümüne yol açan silahlara verilen bu isimler tesadüf değil" şeklinde konuştu.
 
Bu isimlerin aynı zamanda küçümseyici bir zihniyeti yansıttığına dikkat çeken Pınar Demircan, nükleer silahların erkek egemen tahakkümün en uç örneğini oluşturduğunu vurguladı. Pınar Demircan, "Hiroşima ve Nagasaki'de insanlar yalnızca ölmedi. Hayatta kalanlar kuşaklar boyunca radyasyonun etkileriyle yaşamak zorunda kaldı. Buna rağmen kullanılan dilde bir küçümseme ve alaycılık görüyoruz. Eril aklın en uç ve en yıkıcı hali burada karşımıza çıkıyor" ifadelerine yer verdi.
 
‘Kadına uygulanan şiddetle doğaya uygulanan şiddet aynı mantığın ürünü’
 
Kadına yönelik şiddet ile ekolojik yıkım arasında doğrudan bir bağ olduğunu dile getiren Pınar Demircan, ataerkil sistemin hem kadına hem de doğaya aynı tahakküm ilişkisi üzerinden yaklaştığını söyledi. Pınar Demircan, "Ataerkil sistem kadının yaşamına nasıl müdahale ediyorsa doğaya da aynı şekilde müdahale ediyor. Kadına uygulanan şiddet korku, umutsuzluk ve yıkım üretiyor. Benzer biçimde doğaya yönelen savaş teknolojileri ve ekolojik yıkım da yaşamın geleceğini tehdit ediyor. Bu ilişki yalnızca sembolik bir benzerlik değil, sistematik bir iktidar ilişkisinden söz edilmesi gerekir. Burada özcü bir yaklaşım yok. Gerçek bir şiddet ilişkisi var. Gücü yetenin güçsüz üzerinde tahakküm kurduğu bir düzen söz konusu. Bu nedenle doğaya yönelik yıkımla kadınlara yönelik şiddeti birbirinden bağımsız değerlendirmek mümkün değil" sözlerini kullandı. 
 
‘Feminizm tahakküme karşı verilen ortak bir mücadeledir’
 
Kadınların tarih boyunca savaş, militarizm ve nükleer silahlanmaya karşı önemli mücadeleler yürüttüğünü hatırlatan Pınar Demircan, feminizmin yalnızca kadınların hak mücadelesi olarak değerlendirilmemesi gerektiğini sözlerine ekledi. Pınar Demircan şöyle devam etti: "Feminizm aslında bir hak arayışıdır. Tarih boyunca kadınlar tahakküme karşı farklı mücadele biçimleri geliştirdi. Bu nedenle feminizmi yalnızca kadınların kendi haklarını savunduğu bir alan olarak değil, bütün baskı ve tahakküm ilişkilerine karşı geliştirilen bir itiraz olarak görmek gerekiyor." 
 
Kadın hareketleri belirleyici rol üstlenmişti
 
Soğuk Savaş döneminde bilim insanlarının ve kadın hareketlerinin nükleer karşıtı mücadelede belirleyici rol oynadığını dile getiren Pınar Demircan, "Çocukların dişlerinde stronsiyum tespit edilmesinden sonra büyük bir toplumsal tepki ortaya çıktı. 'Barış İçin Kadın Grevi' gibi hareketlerin Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması'nın oluşmasında ciddi katkıları oldu. Kadın hareketlerinin en önemli özelliği yalnızca kendisini değil, başkasını da düşünmesidir. Çocuğu, ailesi, yaşadığı çevreyi, geleceği düşünür. Bu nedenle eril iktidarın karşısına koruyucu bir toplumsal güç olarak çıkabiliyor" diye belirtti.
 
‘Yeşil enerji söylemi nükleer silahlanmayı görünmez kılıyor’
 
Nükleer enerjinin uzun yıllardır "temiz enerji" ve "yeşil enerji" söylemleriyle meşrulaştırıldığını kaydeden Pınar Demircan, nükleer enerji ile silah teknolojileri arasındaki bağın çoğu zaman gizlendiğini söyledi. Pınar Demircan, "Nükleer enerjiye yalnızca elektrik üretimi üzerinden bakıldığında büyük resim görülmüyor. Uranyum madenciliğiyle başlayan ve atıkların yeniden işlenmesine kadar devam eden bir nükleer yakıt çevrimi var. Bu çevrim aynı zamanda nükleer silah teknolojilerinin de temelini oluşturuyor. II. Dünya Savaşı sonrasında geliştirilen 'Barış için atom' söylemi bu amaçla kullanıldı. Hiroşima ve Nagasaki'nin ardından nükleer teknolojilere yönelik büyük bir toplumsal tepki oluştu. Bunun üzerine yıkıcı enerjinin yapıcı enerjiye dönüştürüldüğü iddia edildi ve nükleer santraller ön plana çıkarıldı. Fakat gerçekte nükleer enerji ile nükleer silah teknolojileri birbirinden tamamen bağımsız süreçler değil" şeklinde konuştu.
 
‘Akkuyu Rusya'nın Türkiye'deki kuluçka makinesidir’
 
Uranyum madenciliğinin su kaynakları ve yaşam alanları üzerinde ciddi tahribat yarattığını söyleyen Pınar Demircan, Türkiye'de de farklı bölgelerde yürütülen uranyum arama çalışmalarının dikkatle takip edilmesi gerektiğini kaydetti. Akkuyu Nükleer Güç Santrali'nin yalnızca enerji üretimi perspektifiyle değerlendirilemeyeceğine işaret eden Pınar Demircan, "Akkuyu'nun diğer projelerden ayrılan çok önemli bir özelliği var. Bu tesisin sahibi de işletmecisi de Rusya. Dolayısıyla burada yalnızca enerji üretiminden söz etmiyoruz. Nükleer yakıt çevriminin bütün aşamalarını düşünmek gerekiyor. Nükleer atıkların geleceğine ilişkin ciddi soru işaretleri var. Atıklar önce Türkiye'de bekletilecek, daha sonra Rusya'ya gönderilecek. Orada yeniden işleme süreçlerinden geçirilecek. Bu işlemler sonucunda plütonyum elde edilmesi ve çeşitli teknolojilerin geliştirilmesi mümkün olacak. Geriye kalan yüksek seviyeli radyoaktif atıkların ise yeniden Türkiye'ye gönderilmesi planlanıyor. Bu nedenle ben Akkuyu'yu Rusya'nın Türkiye'deki kuluçka makinesi olarak tanımlıyorum" dedi.
 
Nükleer atıklar dünyanın çözülmeyen sorunu
 
Nükleer enerjinin en büyük problemlerinden birinin atıklar olduğunu vurgulayan Pınar Demircan, dünyada hâlen güvenli kabul edilen bir nihai depolama sisteminin bulunmadığını söyledi. Pınar Demircan, "Bugün dünyada tamamlanmış ve sorunu çözmüş bir nihai nükleer atık deposu yok. Finlandiya'da yürütülen bir proje var ancak o da henüz tam anlamıyla faaliyete geçmiş değil. Üstelik yüz binlerce yıl boyunca güvenlik sağlayabileceği iddia edilse bile radyoaktif etkilerin süresi düşünüldüğünde bunun yeterli olup olmadığı tartışmalı. Deprem, iklim krizi ve jeolojik değişimler gelecekte büyük riskler yaratabilir. Hiçbir ülke bu soruna kesin bir çözüm üretemedi. Nükleer atıkları toprağın altına koyup unutmak mümkün değil. Çünkü gelecekte yaşanabilecek bir deprem, iklim felaketi ya da başka bir ekolojik kırılma bu alanları yeniden büyük bir tehdide dönüştürebilir" şeklinde konuştu.
 
Kadınların görünmeyen mücadelesi
 
Kadınların nükleer felaketlerden daha fazla etkilenmesine rağmen bu gerçekliğin uzun yıllar görünmez bırakıldığını ifade eden Pınar Demircan, kadın bilim insanlarının çalışmalarının da çoğu zaman yeterince dikkate alınmadığına dikkat çekti. Pınar Demircan, "Alice Stewart isimli bilim insanı yıllar önce radyasyonun kadınlar üzerindeki etkilerinin erkeklere göre daha ağır sonuçlar doğurduğunu ortaya koydu. Ancak onun çalışmaları uzun süre görmezden gelindi. Daha sonra yapılan araştırmalar da benzer sonuçlara ulaştı. Bu, tesadüf olamaz. Mary Olson'un çalışmaları da kadınların ve özellikle kız çocuklarının radyasyondan çok daha fazla etkilendiğini gösterdi. Ancak erkek egemen sistem yalnızca kadınların mağduriyetlerini değil, onların ürettiği bilgiyi de görünmez kılıyor" sözlerini kullandı. 
 
‘Dünya referans erkek modeline göre kuruluyor’
 
Toplumsal yaşamın birçok alanında erkek bedeninin standart kabul edildiğini paylaşan Pınar Demircan, bunun nükleer güvenlik politikalarında da görüldüğüne işaret etti. Pınar Demircan, "Emniyet kemerlerinden ilaç deneylerine kadar pek çok uygulama erkek bedeni esas alınarak tasarlanıyor. Nükleer güvenlik standartlarında da benzer bir yaklaşım var. Oysa kadınların ve çocukların biyolojik özellikleri farklı. Çernobil sonrasında belirlenen radyasyon sınırları da büyük ölçüde erkek biyolojisi temel alınarak oluşturuldu. Bu nedenle kadınlar ve çocuklar daha kırılgan hâle geldi. Düşük doz radyasyon diye güvenli kabul edilebilecek bir şey yok. Çok düşük düzeyde maruziyet bile canlı organizmalar üzerinde ciddi etkiler yaratabiliyor. Buna rağmen belirlenen standartlar çoğu zaman erkek bedeni üzerinden oluşturuluyor" şeklinde konuştu.
 
Mersin'den Hindistan'a kadınların yaşam hattı
 
Kadınların dünyanın birçok yerinde ekolojik yıkıma karşı alternatif yaşam modelleri geliştirdiğini kaydeden Pınar Demircan, “Hindistan'ın Bundelkhand bölgesinde kadınlar yıllardır kuraklık ve su kıtlığıyla mücadele ediyor. Şalis adı verilen örgütlenmeler sayesinde yüzlerce köyde su kaynakları yeniden canlandırıldı. Yağmur sularının korunması için çalışmalar yürütüldü. Binlerce kadın gönüllü olarak bu sürece katılıyor. Bu deneyim kadınların bakım emeğinin ve dayanışmasının dönüştürücü gücünü ortaya koyuyor, yani yaşamı yeniden üretmek mümkün" dedi. 
 
Türkiye'de de kadınlar nükleer karşıtı mücadelede öncü
 
Türkiye'de de kadınların nükleer karşıtı mücadelede önemli bir tarihsel birikim oluşturduğunu belirten Pınar Demircan, “Fukuşima'nın ardından kadınlar Mersin kent merkezinden santral sahasına kadar uzanan yaklaşık 158 kilometrelik bir insan zinciri oluşturdu. Bu yalnızca Türkiye açısından değil, dünya ölçeğinde de dikkat çekici bir direnişti. Kadınlar yaşamı savunurken aynı zamanda geleceği de savunuyor" ifadelerini kullandı. 
 
‘Kuşatmayı kadınların sınır aşan dayanışması kırabilir’
 
Akkuyu, Sinop ve Trakya'da planlanan nükleer projelerin enerji ihtiyacından çok jeopolitik ve askeri hesaplarla ilişkili olduğunu söyleyen Pınar Demircan, nükleer santrallerin aynı zamanda ülkeleri kırılgan hâle getirdiğini söyledi. Pınar Demircan şöyle konuştu: "Yıllardır süren bu projelere baktığımızda meselenin yalnızca enerji üretmek olmadığı görülüyor. Nükleer santraller aynı zamanda jeopolitik hesapların ve militarist politikaların bir parçası olarak karşımıza çıkıyor. Akkuyu olası çatışmalarda Türkiye'nin en kırılgan noktalarından biri hâline gelebilir. Radyasyon sınır tanımaz. Nükleer tesisler hedef hâline geldiğinde bunun etkileri yalnızca bulunduğu bölgeyle sınırlı kalmaz. Ortadoğu'dan Balkanlar'a, Kafkasya'dan Akdeniz'e kadar geniş bir coğrafya etkilenebilir. Bu nedenle mücadele de sınırları aşmak zorunda. Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Akdeniz'den Ortadoğu'ya kadar uzanan ortak bir mücadele hattı kurulabilir. Doğayı fethedilecek bir alan, toplumları ise feda edilebilir kitleler olarak gören ataerkil kapitalist akla karşı yaşamı, ekolojik onarımı ve dayanışmayı merkezine alan güçlü bir direnişe ihtiyaç var."