Gülsüm Kav: Kadınlar yeni düzenin katılımcıları değil, kurucuları olmalı
- 09:05 4 Temmuz 2026
- Güncel
Rojin Abay
İSTANBUL - İstanbul Sözleşmesi'nin feshinden nafaka hakkı ve 6284 sayılı Kanun'a yönelik tartışmalara kadar kadın kazanımlarına dönük saldırıları değerlendiren Gülsüm Kav, demokratik bir cumhuriyetin kadınların eşit ve özgür özne olduğu bir toplumsal düzenle mümkün olacağını belirterek, "Kadınlar yalnızca bu düzenin katılımcıları değil, aynı zamanda kurucuları olmalıdır" dedi.
İstanbul Sözleşmesi'nin feshedilmesinin ardından kadınların yıllar süren mücadelesiyle elde ettiği kazanımlara yönelik tartışmalar giderek genişliyor. Nafaka hakkından Medeni Kanun'a, 6284 sayılı Kanun'dan kadınların eşit yurttaşlık mücadelesine kadar uzanan başlıklarda yürütülen tartışmalar, kadın hareketi tarafından hakların geriye götürülmesine yönelik adımlar olarak değerlendiriliyor. Kadın örgütleri ise demokratik bir cumhuriyetin kadınların eşit, özgür ve karar alma mekanizmalarında özne olduğu bir toplumsal düzenle mümkün olabileceğini vurguluyor.
Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu (KCDP) Genel Temsilcisi Gülsüm Kav, İstanbul Sözleşmesi'nin feshiyle başlayan sürecin kadın hakları üzerindeki etkilerini, kadın kazanımlarına yönelik tartışmaların geldiği aşamayı ve demokratik cumhuriyet tartışmalarında kadınların rolünü JINNEWS'e değerlendirdi.
“Kadınların güçlendirilmesi gerekirken, bugün sürekli ailenin güçlendirilmesinin konuşulduğu bir dönemi yaşıyoruz. Kadınlar aile içinde tanımlanmaya ve görünmez kılınmaya çalışılıyor.”
*İstanbul Sözleşmesi'nin feshedilmesinin üzerinden geçen süreçte kadın hakları açısından nasıl bir tablo ortaya çıktı? Bugün geldiğimiz noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme kararı aslında devletin kadınlara verdiği siyasi bir mesajdı. Devlet kadınlara, "Ben artık senin yaşam hakkını korumuyorum, kendi başının çaresine bak" demiş oldu. Sonraki yıllarda nafaka hakkına, aile hukukuna ve Medeni Kanun'a yönelik saldırılarda da aynı yaklaşımı gördük. İstanbul Sözleşmesi, uluslararası düzeyde kadınların şiddetten kurtulduğu bir hayat kurabilmeleri için yol gösteren, çözümler sunan en ileri ana belgedir.
Bir altın standarttır. Dört temel ayağı vardır: önleme, koruma, cezasız bırakmama ve kadınları güçlendirme. Özellikle toplumsal cinsiyet eşitliğini, şiddetle mücadelenin temel unsuru olarak tanımlıyordu.
Bir altın standarttır. Dört temel ayağı vardır: önleme, koruma, cezasız bırakmama ve kadınları güçlendirme. Özellikle toplumsal cinsiyet eşitliğini, şiddetle mücadelenin temel unsuru olarak tanımlıyordu.
Bugün geldiğimiz noktada kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümlerinde ciddi artışlar görüyoruz. 2024 yılında yıllardır tuttuğumuz kayıtların en yüksek seviyesine ulaştık. İstanbul Planlama Ajansı’nın araştırmalarına göre de sözleşmeden çekilme sonrasında kadın cinayetleri ve şüpheli kadın ölümlerinde belirgin artışlar yaşandı. Binlerce kadın, önlenebilir erkek şiddeti nedeniyle yaşamını yitirdi. Bunun yanında İstanbul Sözleşmesi ruhuna uygun hazırlanan 6284 sayılı Kanun’un uygulanmasında ciddi sorunlar ortaya çıktı. Koruma kararlarının süreleri kısaltılıyor, kadınlardan şiddeti kanıtlamaları bekleniyor, kolluk kuvvetleri zaman zaman kadınları uzlaştırmaya çalışıyor. Kanunda yer alan mali yardım gibi önemli haklar ise büyük ölçüde uygulanmıyor.
Kadınların güçlendirilmesi gerekirken, bugün sürekli ailenin güçlendirilmesinin konuşulduğu bir dönemi yaşıyoruz. Kadınlar aile içinde tanımlanmaya ve görünmez kılınmaya çalışılıyor. İstanbul Sözleşmesi'nden çekilmenin hem sembolik hem de somut sonuçları oldu. Şiddetle mücadelede gerileme yaşandı, cezasızlık güçlendi ve kadınların eşit yurttaşlık haklarına yönelik saldırılar arttı.
“Sözleşmeden çekilme süreci, bir yandan ciddi bir hak kaybı ve gerileme olarak değerlendirilirken, diğer yandan mücadelenin daha da güçlenmesine yol açmıştır.”
*İstanbul Sözleşmesi'nin feshedildiği gün kadın örgütleri bunun yalnızca bir sözleşmeden çekilme değil, kadın haklarına yönelik daha kapsamlı bir saldırının başlangıcı olduğunu söylemişti. Bugün gelinen noktada bu öngörü ne kadar doğrulandı? Kadın hareketi bu süreçte neyi değiştirebildi, henüz değişmeyen noktalar nelerdir?
İstanbul Sözleşmesi’nin feshedildiği gün kadın örgütleri, bunun yalnızca bir sözleşmeden çekilme olmadığını, aynı zamanda kadın haklarına yönelik daha kapsamlı bir saldırının başlangıcı olduğunu ifade etmişti. Bugün gelinen noktada bu öngörünün önemli ölçüde doğrulandığını söylemek mümkündür. Çünkü uluslararası sözleşmeler, Anayasa’nın 90. maddesi gereğince iç hukukun bir parçası sayılmaktadır. Bu nedenle sözleşmeden çekilme sürecinin de en az imza süreci kadar hukuka uygun ve kurumsal bir şekilde yürütülmesi gerekirdi. Oysa İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle çekilme kararı alınmıştır. Bu durum, çekilme yönteminin hukuka aykırı olduğu ve anayasal ihlal niteliği taşıdığı yönünde değerlendirilmiştir. Kadın hareketi bu süreci yalnızca kadın haklarına yönelik değil, aynı zamanda tüm toplumun anayasal haklarına yönelik bir müdahale olarak tanımlamıştır. Bu açıdan bunun önemli bir kırılma noktası ve yeni bir döneme geçiş anlamına geldiği ifade edilmiştir.
Kadın hareketi açısından bakıldığında ise sözleşmeden çekilme süreci, bir yandan ciddi bir hak kaybı ve gerileme olarak değerlendirilirken, diğer yandan mücadelenin daha da güçlenmesine yol açmıştır. Kadın hareketi bu süreçte sesini uluslararası düzeyde daha görünür hale getirmiş, yeni kuşaklarla birlikte daha güçlü bir örgütlenme ve dayanışma zemini oluşturmuştur. Bu anlamda kazanımların korunmasına yönelik bir mücadele evresine girildiği söylenebilir. Bugün gelinen noktada ise kadın hareketi, bu tür geriye dönük adımlara karşı daha hazırlıklı ve daha dirençli bir konumda durmaktadır. Mücadele devam etmekte ve ortaya çıkabilecek yeni düzenlemelere karşı da karşılık üretme kapasitesini sürdürmektedir.
“Koruma mekanizmalarının zayıflatılması, uzaklaştırma kararlarının etkisizleştirilmesi ve uygulamada yaşanan sorunlar, kadınların şiddet karşısında yeterince korunamadığı yönündeki kaygıları artırmaktadır.”
*İstanbul Sözleşmesi'nin feshi ve nafaka hakkına yönelik tartışmaların ardından şimdi de 6284 sayılı Kanun'un hedef alınabileceğine dair söylemler güçleniyor. Kadın hareketi açısından bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Önümüzdeki süreçte kadınların hangi kazanımları risk altında?
İstanbul Sözleşmesi’nden imzanın çekilmesiyle birlikte başlayan süreçte kadın haklarına yönelik tartışmaların giderek daha geniş bir alana yayıldığı görülmektedir. Nafaka hakkı ve medeni hukuka ilişkin düzenlemeler üzerinden yürüyen tartışmaların ardından bugün 6284 sayılı Kanun’un da hedef alınabileceğine dair söylemler güçlenmiş durumdadır. Kadın hareketi açısından bu durum, mevcut kazanımların korunması mücadelesinin daha da kritik bir aşamaya geldiğini göstermektedir. Çünkü 6284 sayılı Kanun, şiddetle mücadelede en temel yasal araçlardan biridir ve İstanbul Sözleşmesi’nin ruhuna uygun olarak hazırlanmıştır. Buna rağmen uygulamada bu yasanın işlevsizleştirildiğine dair ciddi eleştiriler zaten uzun süredir dile getirilmektedir.
Özellikle koruma mekanizmalarının zayıflatılması, uzaklaştırma kararlarının etkisizleştirilmesi ve uygulamada yaşanan sorunlar, kadınların şiddet karşısında yeterince korunamadığı yönündeki kaygıları artırmaktadır. Bu nedenle kadın hareketi, yalnızca yeni tartışmalara değil, mevcut yasal kazanımların fiilen ortadan kaldırılma riskine de dikkat çekmektedir. Önümüzdeki süreçte en büyük risk alanı, kadınların şiddete karşı korunmasını sağlayan 6284 sayılı Kanun’un etkisiz hale getirilmesi ve bununla bağlantılı olarak medeni hukuk ve aile hukuku alanındaki kazanımların geriye çekilmesidir. Kadın hareketi ise bu süreci, mevcut hakların korunması ve uygulanmasının güçlendirilmesi yönünde bir mücadele alanı olarak görmektedir.
“Kürt kadınları hem toplumsal cinsiyet eşitsizliği hem de etnik ve politik baskılar nedeniyle çifte bir eşitsizlik alanında mücadele etmektedir.”
*Kadın örgütleri, iktidarın kadınları hak sahibi yurttaşlar olarak değil, aile içinde tanımlanan roller üzerinden konumlandırmaya çalıştığını söylüyor. İstanbul Sözleşmesi'nin feshi, nafaka tartışmaları ve kadına yönelik doğurganlık politikalarıyla düşündüğümüzde nasıl bir toplumsal düzen inşa edilmek isteniyor? Bunları demokratik cumhuriyet perspektifinden nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bugün yalnızca Türkiye'de değil, dünyada da kadınların aile içine çekilmeye çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz. Ekonomik krizlerin ve toplumsal dönüşümlerin yarattığı sorunlar, eşitlik politikalarıyla çözülmek yerine kültürel ve ahlaki tartışmalar üzerinden açıklanmaya çalışılıyor. Aile Yılı ilan edilmesi, doğurganlığı artırmaya yönelik politikalar ve kadınların aile içindeki roller üzerinden tanımlanması bu yaklaşımın bir parçası. Oysa doğurganlık oranlarının düşmesi ya da aile yapılarındaki değişimlerin temel nedenleri ekonomik koşullar, çalışma yaşamındaki dönüşümler ve toplumsal değişimlerdir. Kadınların özgürleşmesini ya da farklı yaşam biçimlerini toplumsal sorunların nedeni olarak göstermek gerçekliği açıklamıyor. Tam tersine kadınların eşit yurttaşlar olarak yaşamın her alanında yer alması, demokratik toplumun temel koşullarından biridir.
Demokratik cumhuriyet perspektifinden baktığımızda kadınların aile içinde tanımlanmadığı, karar alma süreçlerine eşit katıldığı, bakım yükünün yalnızca kadınların omuzlarına bırakılmadığı ve toplumsal yaşamın eşitlik temelinde örgütlendiği bir düzeni savunuyoruz. Ayrıca bu süreç, tüm kadınlar açısından olduğu gibi Kürt kadınlar açısından da daha katmanlı bir şekilde hissedilmektedir. Kürt kadınları hem toplumsal cinsiyet eşitsizliği hem de etnik ve politik baskılar nedeniyle çifte bir eşitsizlik alanında mücadele etmektedir. Bu nedenle hak kayıplarına ilişkin her geri adımın, Kürt kadınlar açısından daha derin ve çok yönlü etkiler yarattığı ifade edilmektedir. Kadın hareketi içinde Kürt kadınlarının deneyimi, eşitlik ve özgürlük mücadelesinin önemli bir parçası olarak görülmektedir.
“Demokratik bir cumhuriyet ancak kadınların karar alma süreçlerinde eşit biçimde yer aldığı, kendi yaşamları üzerinde söz ve karar sahibi olduğu bir toplumsal düzenle mümkün olabilir.”
*Demokratik bir cumhuriyetin inşasında kadınların rolünü nasıl tanımlıyorsunuz? Kadın mücadelesi demokrasi mücadelesinin neresinde konumlanmalı, neler yapabilir?
Bir ülkenin ne kadar demokratik olduğu, kadınların ne kadar özgür ve eşit yaşadığıyla doğrudan bağlantılıdır. Kadınların yaşam hakkının tehdit altında olduğu, ekonomik ve siyasal eşitsizliklerin sürdüğü bir yerde gerçek anlamda demokrasiden söz etmek mümkün değildir. Bu nedenle kadın mücadelesi yalnızca kadınların haklarını savunan bir mücadele değildir. Demokrasi mücadelesinin kurucu unsurlarından biridir. Kadınlar kendi hakları için mücadele ederken aynı zamanda toplumdaki tüm eşitsizliklere karşı da söz söylemek durumundadır. Kadın hareketinin yalnızca kendi alanına sıkışmaması gerektiğini düşünüyorum. Emek mücadelesiyle, demokrasi mücadelesiyle, barış mücadelesiyle ve diğer toplumsal eşitlik mücadeleleriyle bağ kurması gerekiyor. Çünkü hiçbir eşitsizlik diğerinden bağımsız değildir.
Demokratik bir cumhuriyet ancak kadınların karar alma süreçlerinde eşit biçimde yer aldığı, kendi yaşamları üzerinde söz ve karar sahibi olduğu bir toplumsal düzenle mümkün olabilir. Kadınlar yalnızca bu düzenin katılımcıları değil, aynı zamanda kurucuları olmalıdır.
“Asıl yapılması gereken, kadınları nafakaya mahkûm eden koşulları tartışmak değil, kadınların ekonomik bağımsızlığını sağlayacak politikalar üretmektir.”
*Kadınların sadece haklarını koruyan değil, yeni haklar kazanan bir mücadele hattı kurabilmesi için nasıl bir dayanışma ağı örülmeli? İktidar kanadında hangi adımların atılması gerekiyor?
Bugün ne yazık ki yeni haklar kazanma döneminden çok, mevcut hakları koruma mücadelesi yürüttüğümüz bir süreçten geçiyoruz. Oysa geçmişte kadın örgütleri yasa yapım süreçlerine doğrudan katılabiliyor, yeni hakların kazanılması için ortak çalışmalar yürütebiliyordu. Kadınların yeniden kazanımlar elde edebilmesi için güçlü dayanışma ağlarına ihtiyaç var. Kadın örgütlerinin, meslek örgütlerinin, sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin ortak mücadele zeminlerini büyütmesi gerekiyor. Son yıllarda EŞİK gibi platformların ortaya koyduğu ortak mücadele deneyimi, bunun önemli örneklerinden biri oldu. İktidarın atması gereken temel adım ise kadınları ilgilendiren düzenlemeleri kadınların katılımıyla hazırlamaktır. 6284 sayılı Kanun'un yapım sürecinde olduğu gibi kadın örgütlerinin söz sahibi olduğu demokratik mekanizmalar işletilmelidir.
Asıl yapılması gereken, kadınları nafakaya mahkûm eden koşulları tartışmak değil, kadınların ekonomik bağımsızlığını sağlayacak politikalar üretmektir. Kadın istihdamını artırmak, eşit işe eşit ücret uygulamak, bakım hizmetlerini kamusal hale getirmek ve kadınların sosyal güvencelerini güçlendirmek gerekiyor.







