Nesrin Akgül: İlk aşama gerillanın ülkeye geliş formülüdür
- 09:05 26 Temmuz 2026
- Güncel
Melike Aydın
İSTANBUL- “Kök Yasa” tartışmalarını değerlendiren TJA aktivisti Nesrin Akgül, sürecin güvenlik bürokrasisine bırakılamayacağını belirterek, “İlk aşama, gerillanın aşamalı olarak ülkeye gelişi ve siyasal sürece katılım formülleridir. Ancak bizler için asıl belirleyici olan, Halklar Önderliği Öcalan’ın pozisyonudur” diyerek kalıcı bir barış için Meclis zemininde hukuki güvencelerin sağlanması gerektiğini vurguladı.
Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile 55 günün ardından 20 Temmuz’da görüşme gerçekleştirdi. Yapılan görüşmede beklenen “Kök Yasa” ve süreç mekanizmalarının geldiği aşamanın görüşüldüğü açıklandı.
Süreçte gelinen aşamayı, Kürt Halk Önderi ile yapılan görüşmeyi ve “Kök Yasa”yı Tevgera Jinên Azad (TJA) aktivisti Nesrin Akgül ile konuştuk.
“Gündeme gelecek ilk aşama, gerillanın aşamalı olarak ülkeye gelişi ve siyasal sürece katılım formülleridir. Ancak bizler için asıl belirleyici olan, Halklar Önderliği Öcalan’ın pozisyonudur. Sürecin Meclis ayağı da kritiktir. Numan Kurtulmuş’un görüşmeleri ve Meclis kapanmadan bu yasanın çıkacağına dair taahhütler önemlidir. Çünkü 2 aylık bir tatil süreci büyük bir risk yaratır.”
*İktidarın, süreci güvenlik bürokrasisi ekseninde yürütme arayışı, Kürt sorununa yönelik tarihsel güvenlikçi yaklaşımın devamı olarak değerlendirilebilir mi? Kalıcı bir barışın inşası açısından nasıl bir hukuki ve demokratik mekanizmaya ihtiyaç var?
55 günün ardından İmralı’yla bir görüşme gerçekleştirildi. Bu, herkesin beklediği ama sonuçları henüz tam yansımamış, odaklı bir basın metniyle içeriğine dair bilgi aldığımız bir görüşmeydi. Neden bu kadar önemliydi? Öncelikle bu görüşmenin yapılamamış olması ciddi bir risk alanı oluşturuyor, kaygı üretiyordu. Devlet Bahçeli’nin “kurucu önder” dediği bir liderliğin 55 gün tecrit altında tutulması, koşullarının değiştirilmemesi toplumsal alanda ve örgüt nezdinde ciddi tepkilere yol açtı. Herkes şu soruyu soruyordu: “Neden görüşme olmuyor ve süreç nerede tıkandı?” 55 günün ardından belli ki bir mutabakata dayalı tartışma süreci yürütülmüş. Yazılı metni henüz bilmesek de basına yansıyan ciddi sözlü beyanlar var. Aşamalılık içeren bir yasa taslağının konuşulduğu, silahsızlanma ve silahlı güçlerin Türkiye’de siyasal alana kaydırılması gibi ara süreçlerin tartışıldığı sızdırıldı. Bunlar şimdilik spekülatif ve basına yansıyan bilgiler, ihtiyatla yaklaşmak gerekiyor. Bizim için belirleyici husus şudur; Devlet, kendi güvenlikçi zihniyetiyle bir çerçeve yasa oluşturacaktır. Çünkü karşımızda 100 yıllık inkar paradigmasına sahip, bugün KHK’ler ve Cumhurbaşkanlığı sistemiyle kendi 12 Eylül Anayasası’nı bile askıya alan bir devlet aklı var. Bu akıl zihniyet olarak değişmiş değil. Fakat uluslararası konjonktürün yarattığı zorunluluklarla, 2015’ten farklı olarak esas muhatap olan İmralı’yla bir süreç başlatma iradesini ortaya koymuştur.
Gündeme gelecek ilk aşama, gerillanın aşamalı olarak ülkeye gelişi ve siyasal sürece katılım formülleridir. Ancak bizler için asıl belirleyici olan, Halklar Önderliği Öcalan’ın pozisyonudur. Sürecin Meclis ayağı da kritiktir. Numan Kurtulmuş’un görüşmeleri ve Meclis kapanmadan bu yasanın çıkacağına dair taahhütler önemlidir. Çünkü 2 aylık bir tatil süreci büyük bir risk yaratır. Nitekim Öcalan da son görüşmesinde, uluslararası alandaki yeni denklemlerin Türkiye’yi tehdit etmemesi için sürecin yaz ayları içinde bitirilmesi gerektiği uyarısını yapmış, zamana yayılmaması gerektiğini vurgulamıştır. Burada yapılması gereken temel çelişkiyi doğru koymaktır, bu süreç sadece PKK’nin silahsızlandırılması ve tasfiyesi üzerine kurulamaz. PKK zaten kendisini feshetmiş, siyasallaşarak Kürt sorununun çözümünde ve Türkiye’nin değişiminde kurucu bir aktör olmak istemektedir. Kürt sorunu tek başına bir güvenlik veya “terör” sorunu değildir.
Sayın Öcalan’ın da belirttiği gibi sorun üreten nedenler ortadan kaldırılmazsa PKK biter, yerine başkası kurulur. Devletin güvenlikçi aklının karşısına; halkların demokratik katılımını esas alan, hukuki güvencesi olan kalıcı bir barış zeminini koymalıyız. Bu süreç tek başına MGK, AKP ya da yetkilerle donatılmış Cumhurbaşkanlığı ile çözülemez. Toplumsal alanın, PKK’nin ve en önemlisi muhatap güç olarak İmralı’nın sürece katılımı sağlanmalıdır. Öcalan’ın son görüşmede vurguladığı "kök yasa" kavramı ile "negatif barıştan pozitif barışa, negatif hukuktan pozitif hukuka geçiş" analizi tam da buraya oturuyor. Kürtlerin barış eğilimi vardır; Kürtçe konuşulabilir, konferanslar yapılabilir ama bunlar hukuki güvenceye kavuşturulmadıkça "heveskarlık" seviyesinde, yani "negatif hukuk" alanında kalır. Negatif hukuk, her şeyin sözde kaldığı, müzakerelerle yasal güvencenin sağlanmadığı durumdur. Çerçeve yasa ile pozitif hukuka ve pozitif barışa geçebilirsek, sorunun temel ilkelerini ve devamlılığını sağlayacak ana jeneriği oluşturmuş oluruz. Atılacak bu ilk adım, temkinli ama bir o kadar da umutlu olmamız gereken yeni gelişmelerin önünü açacaktır.
“Silah yakma töreni gerçekleştiren ve halen dağda bekleyen aktörler demokratik siyasete katılmak istiyor. Keza Avrupa’da yasa dışı ilan edilmiş öncü kadroların Türkiye’ye gelip siyaset yapma hakkını kazanması; cezaevlerindeki binlerce tutsağın -3 bin ila 5 bin kişiyi bulan listelerden söz ediliyor- tutsaklık gerekçelerinin ortadan kaldırılarak, siyasete kazandırılması hedeflenmektedir.”
*Yasa taslağının yalnızca AKP imzasıyla Meclis'e sunulacağı, altı aylık bir yürürlük süresi öngördüğü ve bu sürenin Cumhurbaşkanı kararıyla uzatılabileceği ifade ediliyor. Toplumsal barış gibi tarihsel bir meselenin yürütmenin tasarrufuna bırakılmış sınırlı bir hukuki çerçevede ele alınmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce anayasal güvence altına alınması gereken ana başlıklar neler olmalı?
Olası çerçeve yasa, illegal kılınmış güçlerin legalize edilmesi sürecidir. İmralı, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosunu sunarken en temel hususlardan biri olarak bunu vurgulamıştır; PKK dediğimiz unsurun ve Cumhuriyet’in dışına itilmiş Kürtlerin örgütlü gücünün, demokratik entegrasyonla Cumhuriyete katılması ve legalleşmesidir. Bu legalleşme sadece bir örgütün legalleşmesi değildir; Kürt varlığının kendisini hukuki güvenceye kavuşturması ve bunun mücadelesini veren güçlerin varlıklarıyla kabul edilmesidir. Örneğin, silah yakma töreni gerçekleştiren ve halen dağda bekleyen aktörler demokratik siyasete katılmak istiyor. Keza Avrupa’da yasa dışı ilan edilmiş öncü kadroların Türkiye’ye gelip siyaset yapma hakkını kazanması; cezaevlerindeki binlerce tutsağın -3 bin ila 5 bin kişiyi bulan listelerden söz ediliyor- tutsaklık gerekçelerinin ortadan kaldırılarak, siyasete kazandırılması hedeflenmektedir. Ancak buradaki en kritik unsur hukuki güvencedir. 2015’teki süreç hukuki güvence olmadığı için hızlıca bozuldu.
Güvence sağlanmazsa, alanlara dönen insanlar aynı tehlikelerle yeniden karşılaşır. Bu ara aşamanın ve formüllerin tartışılması bile başlı başına eski zihniyeti yıkan çok önemli bir eşiktir. Devlet cenahı “terör” meselesini sadece PKK ile sınırlı tutan dar bir çerçeveden ele alabilir. Oysa bizim nezdimizde asıl formül; demokratik ilkeler bütünlüğü içinde herkesin düşünce ve ifade özgürlüğüne kavuşmasıdır. “İllegal” denileni legalleştirmek ve bunu yasal güvenceye almak, temeli 1925’teki Şark Islahat Planı’na ve 90’lardaki Terörle Mücadele Kanunu (TMK) zihniyetine dayanan özel Kürt soykırım hukukunun ortadan kaldırılması demektir. Bu yasalar kaldırıldıktan sonra, bu yasaları üreten zihniyetin kendisi tartışmaya açılacak ve yeni bir mücadele alanı başlayacaktır. Elbette bu süreç, sadece Cumhurbaşkanı'nın imzasıyla ya da dar bir bürokratik akılla yürütülebilecek bir mesele değildir; toplumsal ve hukuki güvencelerle kalıcı kılınmalıdır.
“Sayın Öcalan, ortaya koyduğu Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu ile hem solun ve sosyalizmin hem de ulus-devletlerin yaşadığı tıkanıklığı aşan bir düşünsel ve örgütsel formasyon sunmaktadır. Kendi ifadesiyle 24 saat kesintisiz düşünce üreten, buna uygun pratik-politika ve çoklu seçenekler geliştiren bir liderlik gerçekliği söz konusudur, ki devlet de aslında bu hakikati kabul etmektedir.”
*Sayın Abdullah Öcalan'ın uzun yıllardır Ortadoğu'daki krizlere ve küresel hegemonya mücadelelerine ilişkin yaptığı değerlendirmelerde geliştirdiği "3. Yol", "Demokratik Ulus" perspektifi Ortadoğu halkları ve Kürt halkı açısından nasıl bir çıkış yolu sunuyor? Kürt sorununun çözümsüz bırakılması bölgesel savaş dinamiklerini nasıl etkiliyor?
Kürtler, 52 yıl içerisinde kendi önderliksel gerçekliğini oluşturmuş bir toplumsal varlıktır. Bütün toplumsal mücadeleler kendi önderliksel hakikatlerini her dönem ortaya çıkartmıştır. Bizim coğrafyamızda da Kürt toplumu ve örgütlü iradesi kendini Sayın Abdullah Öcalan üzerinden tanımlamış, o artık toplumsal bir kimlik haline gelmiştir. Sayın Öcalan, 27 yıllık esareti sürecinde İmralı Hapishanesini düşünsel bir mücadele alanına dönüştürmüş, toplumsal değişimin, kadın özgürlük hareketlerinin nasıl inşa edileceğine dair iradi bir zihniyet dönüşümü ortaya koymuştur. Bugün Devlet Bahçeli dahi yıllar sonra "Sorumlu alan odur, Abdullah Öcalan muhataptır, kurucu önderdir" diyerek bu gerçekliği ve muhataplığı teslim etmiştir.
Sayın Öcalan, ortaya koyduğu Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu ile hem solun ve sosyalizmin hem de ulus-devletlerin yaşadığı tıkanıklığı aşan bir düşünsel ve örgütsel formasyon sunmaktadır. Kendi ifadesiyle 24 saat kesintisiz düşünce üreten, buna uygun pratik-politika ve çoklu seçenekler geliştiren bir liderlik gerçekliği söz konusudur, ki devlet de aslında bu hakikati kabul etmektedir. Ancak bu gerçeklik, alternatifler yaratılarak ya da yeni Kürt liderlikleri üretilerek alaşağı edilmek istenmekte, tecrit ise sürdürülmektedir. Uluslararası denklemde PKK de onun kurucu liderliği de hakikati teslim edilmeden halen "terörist" kisvesiyle tanımlanmaktadır. Biz bugüne kadar hep uluslararası komplo üzerinden inşa edilen söylemleri ve buna karşı mücadeleleri ele aldık. Uluslararası aydınların bu konudaki vicdani tutumuna dikkat çekerken, Türkiye aydınlarının Kürt ve Önderlik gerçekliğine yeterince sahip çıkmamasını eleştirdik. Bugün gelinen noktada en hayati husus şudur; Kürt Ulusal Birliği sağlanırken, Kürt Ulusal Önderliği bu birliğin esas parametresi ve temel gücüdür. Bu Önderlik gerçekliği göz ardı edilerek atılacak adımlar eksik kalmaya mahkûmdur.
“Bir toplumun özgürleşmesi ve dönüşümü ancak kadın özgürlüğüyle mümkündür. Kürt varlığının geleceği ise en fazla "özgür eş yaşam" perspektifiyle teminat altına alınabilir. Günümüz itibarıyla en temel gündemimiz savaşın yarattığı yıkımların ardından toplumun yeniden inşasında kadın kimliğinin kendi varlığını kazanmasıdır. Kürt kadınlar bu konuda güçlü bir perspektif ve mücadele deneyimi üretmiştir fakat bu henüz tam anlamıyla kurumsallaşamamıştır.”
*Bu süreçte kadınlar barışın öznesi mi kurucu gücü mü? Kadınların karar alma mekanizmalarında yer almadığı bir barış süreci kalıcı olabilir mi?
Kürt Özgürlük Hareketi, kendisini kadın özgürlüğü çizgisinde yapılandıran ve en temel kurucu güç olarak Kadın Kurtuluş İdeolojisini esas alan bir harekettir. Bu, dünya devrim tarihlerinde de bu hareketi en ayırt edici kılan niteliktir. 52 yıllık mücadele deneyimiyle şekillenen TJA bugün artık sadece tek bir coğrafyanın değil, bütün kadınların özgürlük hikayesini ve konfederalizm perspektifini açığa çıkarma iddiasında. Bu inşa sürecinde büyük bedeller ödenmiş, ağır tutsaklıklar, sokak direnişleri ve ağır kayıplarla büyük kadın kahramanlıkları oluşmuştur. Nitekim Sayın Öcalan, Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’na giden süreçte PKK’nin feshi tartışmalarında özellikle bu konuya dikkat çekerek büyük bir kadın kahramanlık çağı ve hikayesi yaratıldığını vurgulamıştır. Hareket; “Kadın Kurtuluş İdeolojisi” ve “Özgür eş yaşam” kuramlarını bu somut bedeller üzerinden şekillendirmiştir. TJA, bu birikim üzerinden kendi kadın kurtuluş politikasını olgunlaştırma aşamasına gelmiştir. Buradaki temel tespit şudur; Bir toplumun özgürleşmesi ve dönüşümü ancak kadın özgürlüğüyle mümkündür. Kürt varlığının geleceği ise en fazla "özgür eş yaşam" perspektifiyle teminat altına alınabilir. Günümüz itibarıyla en temel gündemimiz savaşın yarattığı yıkımların ardından toplumun yeniden inşasında kadın kimliğinin kendi varlığını kazanmasıdır. Kürt kadınlar bu konuda güçlü bir perspektif ve mücadele deneyimi üretmiştir fakat bu henüz tam anlamıyla kurumsallaşamamıştır. Kürtlerin toplumsal varlığını hukuki güvenceye kavuşturma ve kurumsallaştırma süreci, birebir izdüşümsel olarak kadınlar için de geçerlidir ve aynı kurumsal güvenceyi zorunlu kılmaktadır.
“TJA olarak temel belirleyici faktörümüz; Türkiye'deki feminist çevrelerle, sosyalist kadınlarla ve kadın kırım politikalarına karşı mücadele eden her kesimle kolektif bir barış iradesi ortaya koymaktır. Perspektifimiz tam olarak budur. Türkiye’de kadın kırımına karşı duran, barış derdi olan tüm kadınlarla ve örgütleriyle bu sürece dair ortak söz kurmak istiyoruz.”
*Yasaların değişmesinden söz ediyoruz, sadece TJA’lı kadınları değil bütün kadınları etkileyen bir süreç. Nasıl değerlendirirsiniz?
“Kök yasa” dediğimiz çerçeve, Barış ve Demokratik Toplum Sürecindeki temel unsurları, değişimin gücünü ve öznelliğini belirleyecek ana paradigmayı kuracaktır. Bu tartışmalarda bizim TJA olarak temel belirleyici faktörümüz; Türkiye'deki feminist çevrelerle, sosyalist kadınlarla ve kadın kırım politikalarına karşı mücadele eden her kesimle kolektif bir barış iradesi ortaya koymaktır. Perspektifimiz tam olarak budur. Bizi sadece belirli bir coğrafyaya sıkıştırmak isteyen algı ve operasyonel süreçlere karşı duruyoruz. Biz yerel bir kadın hareketi değil, Türkiye’ye ve dünyaya konfederal bir birlik mesajı veren, bu ölçekte örgütlenen bir yapıyız. Bu nedenle en ivedi hedefimiz; Kürt Kadın Birliği’ni kurmak, bunu Türkiyeli kadınlarla büyütmek ve Orta Doğu’da barış eksenli kadın konfederalizmini inşa etmektir. Politik hattımızı bu görüşmelerle geliştiriyoruz. Sözün özü; Türkiye’de kadın kırımına karşı duran, barış derdi olan tüm kadınlarla ve örgütleriyle bu sürece dair ortak söz kurmak istiyoruz.







